Yavaşlığın ve sadece “an”ı düşünmenin tatlılığı…

Beni tanıyanlar zamanla bir derdim olduğunu bilir. Tanımasanız da sitemde hakkımda yazdıklarım az çok fikir verir zaten. Aklım fikrim zamanı durdurmakta. Peki ama bu imkansız! (mı acaba?) Evet öyle görünüyor. Fotoğraf karelerine hapsetmek dışında nasıl durdurabiliriz ki zamanı? Geçenlerde çok mutlu olduğum bir anda kolumdaki saatin durduğunu fark ettim. O an zamanın durmasını isteyebileceğim anlardan biriydi. Hatta istemiştim de… Sihirli bir saatim olsaydı, durdurunca dursaydı zaman. Tekrar başlatabilseydim dilediğimde. Ya da o günkü durumda saatime pil taktığımda devam etseydi zaman. Yeni pilleri takmak ister miydim? Saatim hala 9:44’te durduğuna göre sanırım uzun süre kalırdım o anda. Ama aktı gitti zaman. Geçmişte yerini aldı.

Zamanı durduramıyorsak yavaşlatalım hiç olmazsa. Evet bu mümkün. Hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız bir dünya hayali hoş ama boş. Yine de şu elle tutamadığımız zaman denen şeyi farkındalıkla yaşamanın bir faydası olur belki.

2012 için hedeflerimden biri anın farkındalığına daha çok varmak. Anı yaşamak! Gelecek kaygısını boşvermek, sonrasını düşünmemek değil. O an neyle ilgileniyorsam dünyamı onun etrafında döndürmek. Böylece konsantrasyonumu o an yaptığım şeye vererek daha verimli çalışmak. O kadar verimsiz çalışıyor, o kadar bölünüyorum (doğrusu kendimi bölüyorum) ki ne yaptığım işi kısa zamanda sonuçlandırabiliyorum ne kendimi geliştirebiliyorum. Boş kalan zamanlarım da güme gidiyor bu şekilde. İş yaparken iş, çocukla ilgilenirken çocuk, fotoğraf çekerken fotoğraf, kuru yapraklar üzerinde yürürken yaprak, bir çiçeği koklarken çiçeği düşünmek, sahlep içerken tarçının kokusunu içine çekmek ve sadece tarçını düşünmek… Benim gibi bir hayalperest için zor ama başaracağımdan eminim. Biri beni dürtsün dalıp gittiğimde…

Dün oğlumla Moda’ya düştü yolumuz. Haftaiçi gündüz kendisine pek zaman ayıramıyorum. Kendi işini yapan biri olarak daha fazla serbest zamanım olmalı ama olmuyor, olamıyor, beceremiyorum. Ve onunla çok vakit geçirememek beni üzüyor. Diş hekimimizi ziyaret ettikten sonra eve dönmek yerine küçük bir kaçamak yapmak geldi içimden. Ozan’ı Moda’daki Ali Usta’ya götürdüm. Sahlep içirdim ona ilk kez. Hem de çikolatalı dondurmalı! (Normalde çikolata ve şekerli şeyler yedirmiyorum, kendi elimle çikolata almışlığım yoktur. 40 yılda bir yasaklar deliniyor tabii ki, biri hediye ederse az miktarda yiyebiliyor.) O kadar keyifliydi ki. İlk kez tadına baktı sahlepin, içinde dondurmanın eriyişini izledi, kaşığı yalarken ağzı burnu çikolata içinde kaldı. Kağıt peçeteden kayık yapmamı istedi. Onunla oynarken “ah o gemide ben de olsaydım” şarkısını bağıra çağıra söyledi. O an aklımda Ozan ve onun yeni keşiflerinin keyfinden başka hiçbir şey yoktu. Dalıp gitmiştim, kaybolmuştum yine ama o anın içinde! Yapılacak, yetiştirilecek şeyler tabii ki vardı ama aklımda bunun tedirginliği yoktu o sırada. Tüm anlarımın böyle olmasıdır 2012’den dileğim. Aklımın, kalbimin olması gerektiği yerde ve anda olması… O anın coşkusunu yaşaması… Bazı şeylerin kayıp gitmesine izin vermesi, kayıp gidenler için üzülmemesi… Zihnimin başka anlara kaymaması… Hayal kurmayı hayal kurma zamanlarına bırakması… Değer verdiklerine değerini hissettirmesi… Kendi değerini bilmek için başkasının değer vermesine ihtiyaç duymaması… Çalışması, çalışması, çalışması ve çalışmalarının karşılığını alması… Tabii ki önce tüm sevdiklerimin sağlıklı olması!