Ölüm anlaşılmaz bir şeyken nasıl anlatılır ki?

Ölüm gerçeğiyle ilk kez kaç yaşımda yüz yüze geldiğimi düşünüyorum. 8-9 yaşlarındayken apartmandaki çocuklarla bahçede bir kedi yavrusu bulmuştuk ve beslemek için karton bir kutuya koymuştuk. Ertesi gün cansızdı. Biz mi bir şey yaptık da öldü diye düşünüp çok üzülmüştüm. Belki de uzun yıllar kucağıma bir kedi alamama sebebim buydu.

Aile büyüklerinden ilk kaybettiğimiz kişi annemin babasıydı. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama çocuktum. Dedemi hatırlayacak yaştaydım. Ve ölümü bildiğim bir yaşta. Üzüntüye boğulduğumu hatırlamıyorum. Dedemi sevmediğimden değil, hayatımda fazla bir yer kaplamamasından kaynaklanıyordu. Zaten dedemle aynı şehirde yaşamıyorduk, onu pek görmüyordum, yine görmeyecektim. Değişen bir şey yoktu. Annemin üzülmesine üzülmüştüm en çok. Daha sonra farklı zamanlarda anneannemi, diğer dedemi ve babaannemi kaybettik. Bu kayıplarda tabii ki hüzünlendim ama hayat yine değişmedi.

Sonra bir gün bir şey oldu. Ozan 2 haftadır yazlıkta ailemin yanındaydı. Onu almaya gitmiştim, 1 gece kalacaktım, birlikte dönecektik. 10 Eylül’de yani dönüş günümüzde sabah her şey her zamanki gibi başladı. Babam bize kahvaltı hazırlamıştı. Güzel, şakalaştığımız bir kahvaltının sonunda babamın birden karnı ağrımaya başladı. Çok şiddetlendi. Birinin karnının ağrıdığını duyduğunuzda öleceğini düşünmezsiniz değil mi? Aklınıza bile gelmez. O günün sonunda babamı abdominal aort anevrizması sebebiyle kaybettik. Detayların artık bir önemi yok. Üzüntüm geçmiyor ve biliyorum ki geçmeyecek. Hayat devam ediyor ama bu kez her şey çok başka.

Babamın yokluğunu en çok hisseden kişilerden biri Ozan. Çünkü onlar çok iyi iki arkadaştı. Ozan 4.5 yaşında. Babam 59 yaşındaydı. En çok merak edilen şey ona söyleyip söylemediğimiz, söylediysek nasıl söylediğimiz ve onun tepkisi. Çok soran arkadaşım olunca bir yazı yazmanın iyi olacağını düşündüm. Kimseye tavsiye vermeden sadece yaşadığımız şeyleri anlatmak için bu yazı.

Babamla vedalaştığı an gözümün önüne geliyor. Pek vedalaşma gibi değil. Vedalaştığını bilmeden vedalaştığın bir an… Babam sancılar içinde evden çıkmadan önce salondaki tekli koltuğa oturmuş… Dayanılmaz sancılarına rağmen belli etmemeye çalışıyor. Ozan’ın uykusu başına vurduğu için huysuz… Dedeyi öpmesini söylüyorum. Dede hasta, sen öpersen iyi gelir. Babama yaklaşıp onu dizinden öpüyor… Son öpücük…

Ozan’a ilk gününde söylemedik. Evde tuhaf bir şeylerin olduğunu, bizim üzgün olduğumuzu farketmişti. Ağlayanları görmüştü. Neden üzgün olduğumu sorduğunda dedenin hasta olduğunu, onun için endişelendiğimi ve üzüldüğümü söyledim. “Üzülme, 3 gün sonra iyileşecek” dedi. Keşke öyle olsaydı…

Onu cenazeye götürmedik. Evin kalabalık ve yas halinin yoğun yaşandığı zamanlarda uzak tutmaya çalıştık. Tamamen de soyutlamadık. Bir şeyler olduğunun farkındaydı. Henüz söylemediğimiz o birkaç günlük dönem içinde aramızda şöyle bir konuşma geçmişti. Burnunu çektiğini farkettim, hastalanıyor gibiydi.

L: Aa burnun mu akmaya başladı senin? Hastalanıyor musun yoksa?
O: Hayır, dedem için üzülüyorum.

İngilizce’de “Small potatoes have big eyes / Küçük patateslerin büyük gözleri olur”, “Little pitchers have big ears / Küçük sürahilerin büyük kulakları olur” diye atasözleri var. Çocukların tahminimizden fazlasını görüp duymaları üzerine kullanılıyor. Gerçekten kocaman gözleri ve kulakları var…

3 gün sonra mezarlık ziyareti yapacağımızda söylemeye ve onu da götürmeye karar verdik. Geçen sene kardeşim Ozan’a bir kitap almıştı, içeriğini bilmeden. Kitabın adı “Büyükbabam Nasıl Biriydi”. Bir çocuğun ağzından büyükbabasını anlatan çok çok güzel bir hikaye.

“Büyükbabam çok tatlı biriydi. Pasta yapmayı çok severdi ve çok güzel pastalar yapardı. Yani tıpkı benim gibi. Ama pasta yapmak kolay iş değildir. Büyükbabamın yaptığı ilk pasta tıpkı bir balon gibi sönmüştü.” diye başlıyor.

Büyükbabası çok güzel pastalar yapmaya başlıyor zamanla. En son yapmak istediği pastayı da yaptıktan sonra tariflerini yazdığı defterini torununa veriyor.

“’Al, sakla bunu. Baktıkça beni hatırlarsın’ dedi gülümseyerek. Kısa bir zaman sonra, büyükbabam kendini çok yorgun hissetti. Artık yataktan kalkamıyordu. Bir gün annem bana, onun hayatının tıpkı sonbaharda solan çiçekler gibi sona erdiğini söyledi. Büyükbabam ölmüştü.”

Kitap o kadar güzel ki… Şimdi alıntıları yaptığım için önümde duruyor. Beni hem ağlatıyor hem de iyi geliyor. Ozan’a geçen sene okurken ölüm kısmını değiştiriyordum. Ölümden bahsetmeye gerek duymamıştım. Kardeşim kitabı Ozan’ın babama düşkünlüğü sebebiyle, bir dede-torun ilişkisini anlattığını düşünerek almıştı. Ölüm yerine yatakta yatan dede resminin olduğu sayfayı okurken “dedem biraz yorulmuştu ve dinlenmeye çekildi” diyordum.

“Büyükbabam artık olmadığı için çok üzülüyorum. Ama bana verdiği defteri her açtığımda sanki büyükbabam yanıma gelmiş gibi oluyor.”

Hayatta her şeyin bir sonu olduğunu, ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu anlatıyor kitap. Fiziksel olarak yanımızda olmasa da öğrettiklerini yaşatmanın, onu güzel hatıralarla anımsamanın yaşam döngüsündeki önemini vurguluyor. Kitaptaki çocuk da bir sürü pasta yapacağını, bir gün kendi tarif kitabını yazacağını, yaşlandığı zaman da bu kitabı kendi torununa vereceğini söylüyor.

“Böylece torunum beni, benim büyükbabamı hatırladığım gibi hatırlayacak.”

Mezarlık ziyaretinden önce kitabı okudum. Dedenin artık öldüğünü, onu bir daha göremeyeceğimizi söyledim. Sonbaharda dökülen yapraklar gibi dedenin hayatı sona ermişti. Toprağa karıştığını da söylemiş olabilirim. Söyledim galiba. Sonra da onun bizi yukardan bir yerden göreceğini söyledim. O sırada konuyla ilgili hiçbir şey okumadan böyle bir şeye giriştiğim için bu söylediğimin onun anlayamayacağı bir şey olduğunun farkında değildim. Bu açıklamayı yapmamızdan 5-10 dakika sonra bize çok saçma gelen bir sebeple (galiba çorabını giymekle ilgili bir konuydu) feci bir kriz yaşandı evde. Çok ağladı. Bağırdı, kızdı, inatlaştı. Çok kötü bir andı. Bir türlü sakinleşmeyeceğini düşündüm. Dedesiyle ilgili üzüntünün ilk dışavurumu buydu. Görünen sebep başka bir şey gibiydi, çorap meselesine odaklanmıştım, bir de üstüne kendi üzüntülü halimle sabır gösteremediğim için Ozan’a kötü bir şekilde bağırdım. Sonra daha da üzüldüm. Sonuç olarak bir kriz yaşadık. Mezarlık ziyaretine yine de gittik. O bölüm kötü geçmedi. Oranın dedenin küçük bir bahçesi olduğunu, onun seveceği çiçekleri ekeceğimizi ve bahçeye bakacağımızı söyledim. Etraftan kozalak topladık. Meşe palamudu buldu. Bunları mezarın üzerine koydu.

Şimdi biraz flashbacklerle geriye dönelim. Babamı kaybetmemizden birkaç ay önce bir doğa gezimizde Ozan’a mevsimleri anlatmıştım. Sonbaharda yaprakların döküldüğünü, toprağa karıştığını, toprakta ağaçların köklerini yeniden beslediğini ve yeni yapraklar çıktığını söylemiştim. Bu ayrıntı şimdilik dursun, başka bir detay daha vereceğim.

Geçen mayıs ayında Alper’in dedesi vefat etti. Uzun süredir hastaydı. Onu kaybettiğimizde yine ölümü açıklamaktan kaçmıştım. Ozan’a öksüren dedenin (kendisine hitap ediş şekli buydu) hastalığının kötüleştiğini ve başka bir yerde bakılacağını söyledim. Bunu söyleyince “ben nereye gittiğini biliyorum” diyerek okulunun sokağındaki huzurevine gittiğini düşünmüştü. Daha önce o binayı sorduğunda yaşlılara bakılan bir yer olduğunu söylemiştim çünkü. Öksüren dedenin vefatından kısa bir süre sonra babaanneyi ziyaret ettiğimizde orada dedenin erkek kardeşini gördük. Fiziksel olarak birbirlerine çok benziyorlar ve Ozan onu daha önce görmemişti. Babaannesi Ozan’a “bak öksüren dede geri geldi” dedi. Ozan fazla tepki vermemişti ama dedeyi incelediğini hatırlıyorum. Ve geri dönmüş öksüren dede artık öksürmüyordu, sağlıklı görünüyordu. Babaannesi tabii ki kötü bir niyetle söylememişti bunu. Belki de Ozan’ın inanmayacağını bile düşünerek söylemiş olabilir. Kendim bile yanlış şeyler söyleyebiliyorken etraftan söylenen ve kontrol edemediğim şeylere kızamıyorum. Hepimiz saçma şeyler söyleyebiliyoruz. Ölümü hiç bilmeyen bir çocuğun bu durum karşısındaki tepkisini en sevdiği insanı kaybettiğinde vereceğini o sırada hiçbirimiz bilmiyorduk.

Mezarlık ziyareti sonrası artık dedenin ölümü üzerine konuşabiliyorduk Ozan’la. Ara sıra dedesinin ne zaman geleceğini soruyordu. Ben de gelmeyeceğini belirtiyordum her seferinde. Bu konuşmalardan birinde şöyle dedi:

“Ama öksüren dede öldükten sonra geri gelmişti.”

Bu yaşadığımız süreçte beni en çok şaşırtan şeylerden biri bu oldu. Öksüren dedenin öldüğünün farkında olduğunu bile bilmiyordum. Çünkü ona bununla ilgili bir açıklama yapmamıştık. Unuttuğum gerçek, küçük patateslerin kocaman gözlerinin olduğuydu. Babaannenin gülerek söylediği, üzerinde fazla durulmayan bir söz aylar sonra nasıl da karşımıza çıkmıştı. Keşke her söyleneni bir süzgeçten geçirebilsek ama mümkün değil. Orada ne diyeceğimi bilemedim. Gerçeği açıklamaya çalıştım.
Bir başka konuşmamız ise şu şekildeydi:

O: Dedem ne zaman gelecek?
L: Dede bir daha gelmeyecek bebeğim.
O: Ama sonbaharda yapraklar dökülüyor ve sonra yeniden çıkıyor
L: Ama aynı yapraklar çıkmıyor. Farklı ve yeni yapraklar çıkıyor.
O: Keşke dedem bir yaprak gibi ağaçtan çıksaydı.

Ölünce toprağa karışma konusunun çocukları korkuttuğuna dair şeyler okudum daha sonra. Bunun üzerine bu konuda söylediğim şeyi biraz düzeltmeye çalıştım. Ne kadar düzeltebildim bilmiyorum. Toprakla ilgili bir korku gözlemlemedim şu ana kadar. Dedem ne zaman ağaç olarak geri gelecek, dedem ne zaman bir şey olarak geri gelecek şeklindeki sorular hala geliyor.

Toprağa karışmak ve ölen birinin geri geleceğine dair umut yaratacak o talihsiz sözler dışında bu süreci sağlıklı geçirdiğimizi düşünüyorum. Hepimiz çok ani ve acı bir kayıp yaşadık. Özlüyoruz. Ozan’ın dedesini çok özlediğini farkediyorum. Ozan duygularını iyi ifade eden bir çocuk. Dedesiyle ilgili özlemini doğrudan dile getirmese bile onunla ilgili sorular sormaya başladığında farkediyorum. Öyle zamanlarda dedeyi özledin mi diye soruyorum. Evet diyor. Ben de çok özlüyorum ve öldüğü için çok üzgünüm diyorum. Kendi duygularımdan bahsetmekten kaçınmıyorum, gözyaşlarımı gizleme çabası içine girmiyorum. Birlikte yaşıyoruz yasımızı ve birbirimize iyi geliyoruz. Onunla konuşmak bana daha iyi geliyor bile olabilir. En iyi terapist oğlum belki de. Umarım Ozan’a söylediğimiz hatalı şeyler onda bir travma yaratmamıştır ve ilerde de yaratmaz. Şimdilik iyi olduğunu düşünüyorum. Haftasonu katıldığım bir seminerde üzerine sık sık basılan bir konu vardı. “Mükemmel ebeveyn olmak diye bir şey yok.” Başka bir çok konuda mükemmelliyetçi olan ben annelikte hatalarımı görmek ve kabul etmek konusunda kendim bile inanamayacağım derecede rahatım. Seminerde söylenen bir şey daha vardı aklıma kazıdığım: “Ebeveynlikte istenen duygu suçluluk değil, pişmanlık. Hata yapabiliriz, önemli olan bunu en kısa sürede onarmak.” Ölümü biz ne kadar kabullenirsek onun kabullenişini de kolaylaştırıyoruz. Kendi adıma bunun çok kolay olmadığını söylemeliyim. Bir gün her şeyi kabullenirken ertesi gün hiçbir şeyi geri getiremeyeceğimi bildiğim halde sorgulamaya, ölümün babamı bizden çok erken yaşında almasına, Ozan’ın dedesiyle geçirebileceği muhteşem zamanlar varken o anların bir anda silinmesine isyan ediyorum. Bahsettiğim ikinci ruh hali genelde tek başıma olduğum zamanlarda gelip çöküyor üzerime. Ozan’la vakit geçirirken hüzün uzaklaşıyor.

Ozan’ın dedesini unutmasını hiç istemiyorum. Hatıraları hala çok taze. Dedeyi özlediğimizde fotoğraflara bakabileceğimizi, videoları seyredebileceğimizi söylüyorum. Birlikte yapmayı sevdikleri şeyler hakkında konuşuyoruz. Geçenlerde yine konusunun açıldığı bir gün dedeyi hatırlamak için çektiğim bir videoyu seyredelim mi diye sordum. Hayır istemiyorum, ben zaten dedemi hatırlıyorum dedi. “Sesini de hatırlıyorum, bana dedecim derdi” dedi. Birlikte yapmayı en çok sevdikleri şey atık malzemelerden oyuncaklar hazırlamaktı.

Ozan’ı babamla çektiğim fotoğraflara bakıyordum. Bunları 10 Eylül 2009’da çekmişim. Ozan 2,5 aylıkken yazlıkta. Ne kadar mutlu günler. Tam 4 yıl sonra 10 Eylül 2013’te kaybettik. Bazı şeyler ne tuhaf…

Babamı kaybedeli tam 3 ay oldu bugün. Geçen haftaya kadar dedem ne zaman gelecek diye soran Ozan, 1 haftadır farklı sorular soruyor.

O: Çocuklar ölür mü?
L: Hayır, ölmez.
O: Babam? (sesi titreyerek)
L: Biz şu anda sağlıklıyız ve senin yanındayız. Bu nerden aklına geldi annecim?
O: Dedem
L: Deden yaşlanmıştı ve hasta oldu. O yüzden öldü.
O: Yemeğimi yemezsem büyümem ve yaşlanmam.
L: Sadece büyümek için değil, sağlıklı olmak için de yemek yiyoruz. Ben büyüdüm ama hala yemek yiyorum. Yemezsem sağlıklı olmam.
O: Dedem neden öldü?
L: Yaşlanmıştı, hasta oldu. Ve onun hastalığı doktorların iyileştirebileceği bir hastalık değildi.
O: Ben de öyle hasta olur muyum?
L: Hayır, sen olmazsın. Herkes öyle hasta olmaz. Bazı yaşlanan kişiler olur.
O: Dedeler mi olur?
L: Evet ama bütün dedeler değil.
O: Ben büyüyünce baba olunca dede olacak mıyım? Dede olmak zorunda değilim di mi? Herkes istediğini olur di mi?
L: Evet bebeğim. Dede olmak istemiyorsan olmak zorunda değilsin.
O: Dede olmak istemiyorum.

Her şeyi açıklamak kolay değil. Sebebini bilmediğin şeyleri açıklamak hiç kolay değil. Deden neden öldü bilmiyorum bebeğim.