Doğru anda zamanı durdurmak!

Hayatın tesadüflerle dolu olduğuna inanmak ya da hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanmak… Sonuçta hiç beklemediğin anda güzel bir şeylerin olması mutlu ediyor. Önemli olan bu.
Geçen hafta cuma günü hiç tecrübe etmediğim endüstriyel bir çekim yaptım. Daha önce hiç görmediğim ve belki bir daha uzun süre görme fırsatı bulamayacağım bir uçak hangarına özel izinle girerek bir ürünün çekimini gerçekleştirdim. Değişik bir deneyimdi ve keyifli günün ilk durağıydı. Geçen sene doğumunu çektiğim bir bebişimin babasının konum dışı da olsa bir fotoğraf çekimi için beni düşünmüş olması çok güzel.

O sabah İstanbul’un karla uyandığı sabahtı. Sürüneceğimi düşünerek yollara düştüm ama hiç öyle olmadı. Toplu taşıma araçlarıyla fazlaca aktarma yaparak da olsa tüm randevularıma zamanında yetiştim. Bir yerlere yetişme telaşı insanları çok gergin yapıyor. Eskiden bende de vardı. Hala biraz var tabii ama elimde olmayan beklemelerle ilgili stres olmamayı öğrendim ya da öğrenmeye çalışıyorum diyelim. Bindiğim minibüsün dolmasını beklerken yolcuların hadi kalkalım artık diye sinirlenmeleri boş. Şoför ne zaman isterse o zaman teker döndürüyor. Ben bu hareketsizlik anını fırsat bilip telefonla fotoğraf çekmeyi tercih ettim. Minibüs camına yapışan karların arasındaki küçük boşluktan bir insan geçmesini bekledim, bekledim ve biri geçerken bastım deklanşöre. Sabırla beklemek hiç zor gelmedi o an. Beklemenin boşa geçen zaman olduğunu düşünmek yerine o anlarda farklı bir şeyle uğraşmak ya da o anların doğru anı beklemek olduğunu düşünmeye odaklanmak sabırsızlığa iyi gelebilir. Fotoğrafta doğru an için defalarca deneme yapabilirim ya da uzun süre bekleyebilirim gerektiğinde. Peki ya gerçek hayatta karşılaştığımız farklı olaylarda? Evet onu da yapmalıyım, çabalıyorum, öğreniyorum :)

Çekimim tahminimden erken bitince eve dönmek yerine öğle yemeği yemek için Taksim’e gitmeye karar verdim. Metroda beklerken yine telefonu elime aldım ve kafamda kurguladığım sahne için beklemeye başladım. Ve benim için doğru an geldiğinde… çıkırt!

Hayat hızlıca akıyor doğru. Ve yetişmek için hep koşuyoruz, koşturuyoruz. Yoruluyoruz. Durup beklememiz gereken zamanların farkındalığıyla dinleniriz belki. Fotoğrafta doğru an bazen kaçar ve hayıflanırsın. Bazen doğru anı bekler ve hayalindeki kareyi yakalayınca mutlu olursun. Zamanla hayıflanmamayı, bekledikçe ve sabrettikçe iyiye, doğruya ulaşacağını öğrenirsin. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Her şey anını bekler.

Biz yılbaşında Ayder Laylası’ndaydık!

Ve dünya güneşin etrafında bir tam tur daha döndü, mevsimler geldi, mevsimler geçti, bir yıl bitti, bir yıl başladı… Yıl biterken insanların çoğu, zamanın su gibi akıp gittiğine dair yorumlar yaptı, koca bir yılı nasıl da devirdik diye şaştı kaldı. Yine büyük bir çoğunluğu yeni yıla yeni kararlarla, umutlarla ve büyük beklentilerle girdi. 31 Aralık gecesi restart butonuna basıldı. Kimi çılgın, kimi sakin, kimi düşünerek, kimi düşünmemeye çalışarak, kimi uyuyarak, kimi huzurla uyuyan bir güzelliği koklayarak geçmişe yolladı yılın ilk dakikalarını. Ben bu sonuncu grupta yer aldım. Oğlumu kokladım 1 Ocak’ın ilk anlarında…

Yıl biterken hep şunu düşünürüm. Yılın ilk ve son gününe ne çok anlam yüklemeye çalışıyoruz. Yok diğer günlerden bir farkı desek de yeni kararlar alıp değiştirmek istediğimiz şeyler için ihtiyaç duyduğumuz gücü buluyoruz kısa bir an da olsa. Kimimiz aldığı kararları yıl içinde uyguluyor, hayallerini gerçekleştiriyor. Pazartesileri rejime başlamak gibi, 1 Ocak’lar da hayata yeniden başladığımız gün oluyor. Her ne kadar 31 Aralık’tan hiç bir farkı olmasa da… Bir de yılı çılgınlar gibi eğlenerek ya da eğlenmeye çalışarak uğurlama klişesi var. Hayatımın bir dönemi o gece çok eğlenmeyi umarak, çabalayarak ama eğlenemeyince hayal kırıklığına uğrayarak geçti. Takvim üzerinde anlamsız görünen bir çok günde yılbaşı gecesinden çok daha fazla eğlenmişimdir. Bu yıla kadar çok eğlendiğim bir yılbaşı akşamı olmadı. Uzun zaman önce 31 Aralık’ta dışarda eğlence peşinde koşmanın anlamsızlığını keşfetmiş, çoğunda çok sıkılmış ve erkenden uykum gelmiştir. Şu “yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer” hikayesi var ya… Onun baskısı mıydı neydi ise geçtiğine seviniyorum.

Bu yıl ise bambaşkaydı. Bugüne kadar eğlenmeden geçirdiğim yılbaşı akşamlarına inat çok eğlendim. Ve evet şundan kesinlikle eminim ki içinde olduğum en farklı ve güzel yılbaşı programıydı. Sadece o geceden bahsetmiyorum. 3 gün boyunca bambaşka bir dünyanın içinde olmanın keyfini tarif etmem imkansız. 30 Aralık-1 Ocak tarihlerinde Bukla Tur ile Ayder Yaylası’ndaydık. Trabzon havalimanına ayak bastığımız andan, dönüşte Sabiha Gökçen’e inişimize kadar geçen sürede gerçek dünyamdan kopup gittiğimi hissettim. Mis gibi dağ havası, kar kokusu, pırıl pırıl bir güneş, yeni tanışıp birlikte uzun kahkahalar attığımız insanlar, samimi gülümsemeler, yemek masasında uzun uzun muhabbetler, hiç tanımadığım kişilerle elele horon oynamalar, soba üzerinde çıtırdayan ekmekler, lezzetine bayıldığımız yemekler, şarkılar, türküler ve daha neler neler. Çok güldük, çok eğlendik… Temiz havada yürüdük, karlı yamaçlardan yuvarlandık, Ozan’ın hayalini gerçekleştirip burnu havuçlu bir kardanadam yaptık, bir rafting botuna doluşup çığlıklarla kaydık, devrildik, bir naylon torbanın üzerine oturup kayarak çocukluk günlerimize gittik. Hangi birini detaylı anlatsam bilemedim. Fotoğraflar da anlatmaz gerçi ama azıcık fikir verecektir. Belki de en doğru hissiyatı oğlumun geçen gün bana sorduğu şu soru veriyor:

“Anne beni bir daha laylaya götürecek misiniz? Ben o kar oynadığımız yere gitmek istiyorum yine.”

Evet biz yine gitmek istiyoruz. Her yeni yıla böyle güzel insanlarla başlamak istiyoruz. Bukla Tur‘un ve Oberj Otel‘in muhteşem çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek az. Güleryüzleriyle ve samimiyetleriyle kalplerimizi kazandılar. Çok teşekkürler.

Bu arada Oberj Otel sayfasını mutlaka ziyaret edin. Nevi şahsına münhasır, çok tatlı bir butik otel. Dillere destan kurallarını duymadıysanız okuyun :)

Fotoğraflar bu kadar değil tabii ki. Biraz uzun oldu ama 9 dk’sı olanlara hem fotoğraf hem video karışık bir gezi hikayesi hazırladım. Keyifli seyirler…

Red!

Bu sabah pek keyifli uyanmadım. Özel bir sebebi yok. İyi hissetmek için beynimde şu şarkıyı çaldırmak istedim:

http://www.youtube.com/watch?v=h8tuTSi6Sck

Ama şarkı şu sözlerle çaldı kafamın içinde:

It’s a new day…
Its’a new dawn…
It’s a new color…
And I’m feeling red!

Klasik kadın hareketi gibi görebilirsiniz ama aslında hiç alakası yok. Yani kendimi iyi hissetmek için saçlarımı değiştirmeye karar vermedim. (İtiraf etmeliyim ki iyi hissettiriyor!) Uzun zamandır tekrar dönmek istediğim kızıl saçlı günlere dönme günü bugündür. Yeni yıla yeni bir renkle gireceğim. Hem de uzaklarda, bambaşka bir havada… Bembeyaz karların ortasında güneş saçlarımla…

Yavaşlığın ve sadece “an”ı düşünmenin tatlılığı…

Beni tanıyanlar zamanla bir derdim olduğunu bilir. Tanımasanız da sitemde hakkımda yazdıklarım az çok fikir verir zaten. Aklım fikrim zamanı durdurmakta. Peki ama bu imkansız! (mı acaba?) Evet öyle görünüyor. Fotoğraf karelerine hapsetmek dışında nasıl durdurabiliriz ki zamanı? Geçenlerde çok mutlu olduğum bir anda kolumdaki saatin durduğunu fark ettim. O an zamanın durmasını isteyebileceğim anlardan biriydi. Hatta istemiştim de… Sihirli bir saatim olsaydı, durdurunca dursaydı zaman. Tekrar başlatabilseydim dilediğimde. Ya da o günkü durumda saatime pil taktığımda devam etseydi zaman. Yeni pilleri takmak ister miydim? Saatim hala 9:44’te durduğuna göre sanırım uzun süre kalırdım o anda. Ama aktı gitti zaman. Geçmişte yerini aldı.

Zamanı durduramıyorsak yavaşlatalım hiç olmazsa. Evet bu mümkün. Hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız bir dünya hayali hoş ama boş. Yine de şu elle tutamadığımız zaman denen şeyi farkındalıkla yaşamanın bir faydası olur belki.

2012 için hedeflerimden biri anın farkındalığına daha çok varmak. Anı yaşamak! Gelecek kaygısını boşvermek, sonrasını düşünmemek değil. O an neyle ilgileniyorsam dünyamı onun etrafında döndürmek. Böylece konsantrasyonumu o an yaptığım şeye vererek daha verimli çalışmak. O kadar verimsiz çalışıyor, o kadar bölünüyorum (doğrusu kendimi bölüyorum) ki ne yaptığım işi kısa zamanda sonuçlandırabiliyorum ne kendimi geliştirebiliyorum. Boş kalan zamanlarım da güme gidiyor bu şekilde. İş yaparken iş, çocukla ilgilenirken çocuk, fotoğraf çekerken fotoğraf, kuru yapraklar üzerinde yürürken yaprak, bir çiçeği koklarken çiçeği düşünmek, sahlep içerken tarçının kokusunu içine çekmek ve sadece tarçını düşünmek… Benim gibi bir hayalperest için zor ama başaracağımdan eminim. Biri beni dürtsün dalıp gittiğimde…

Dün oğlumla Moda’ya düştü yolumuz. Haftaiçi gündüz kendisine pek zaman ayıramıyorum. Kendi işini yapan biri olarak daha fazla serbest zamanım olmalı ama olmuyor, olamıyor, beceremiyorum. Ve onunla çok vakit geçirememek beni üzüyor. Diş hekimimizi ziyaret ettikten sonra eve dönmek yerine küçük bir kaçamak yapmak geldi içimden. Ozan’ı Moda’daki Ali Usta’ya götürdüm. Sahlep içirdim ona ilk kez. Hem de çikolatalı dondurmalı! (Normalde çikolata ve şekerli şeyler yedirmiyorum, kendi elimle çikolata almışlığım yoktur. 40 yılda bir yasaklar deliniyor tabii ki, biri hediye ederse az miktarda yiyebiliyor.) O kadar keyifliydi ki. İlk kez tadına baktı sahlepin, içinde dondurmanın eriyişini izledi, kaşığı yalarken ağzı burnu çikolata içinde kaldı. Kağıt peçeteden kayık yapmamı istedi. Onunla oynarken “ah o gemide ben de olsaydım” şarkısını bağıra çağıra söyledi. O an aklımda Ozan ve onun yeni keşiflerinin keyfinden başka hiçbir şey yoktu. Dalıp gitmiştim, kaybolmuştum yine ama o anın içinde! Yapılacak, yetiştirilecek şeyler tabii ki vardı ama aklımda bunun tedirginliği yoktu o sırada. Tüm anlarımın böyle olmasıdır 2012’den dileğim. Aklımın, kalbimin olması gerektiği yerde ve anda olması… O anın coşkusunu yaşaması… Bazı şeylerin kayıp gitmesine izin vermesi, kayıp gidenler için üzülmemesi… Zihnimin başka anlara kaymaması… Hayal kurmayı hayal kurma zamanlarına bırakması… Değer verdiklerine değerini hissettirmesi… Kendi değerini bilmek için başkasının değer vermesine ihtiyaç duymaması… Çalışması, çalışması, çalışması ve çalışmalarının karşılığını alması… Tabii ki önce tüm sevdiklerimin sağlıklı olması!

Ah bu şarkıların gözü kör mü olsa?

Bu başlıkta bir yazı yazasım vardı ne zamandır. Şarkının sözlerini ararken sözlüğe düştü yolum. Aşağıdakini sevdim:

anlam: aranilip çogu zaman elde edilemeyen, edilince statüko nedir bilmeyen, metamorfozun kucaginda yanip yanip tekrar üreyen, türeyen, dogan anka.
durum: anlam ariyordun ve bir sarki çaliyordu. arayisin sonuçlanmasi için sarki anlam oldu, susunca söylenenleri doldurabilmek ve anlam yüklenen sarkilardan kehanetler üretebilme laneti sardi tüm benligi.
sonuç: anlam gitti, zaman geçti, sarki devam etti.
sarki: geçmisin zamansiz hatirasi, istenilse de unutulamayan kismi.

Sözlükte devamını okumak isterseniz tıklayın.

Bir süredir bu lanet sardı benim de tüm benliğimi. Şarkı sözlerine oldum olası dikkat ederdim, sözleri anlamaya çalışırdım da son birkaç aydır aklımdan geçen şarkının radyoda çalıvermesi, çalan şarkının tam da bana söyleniyormuş hissiyatını vermesi, bir filmi düşünürken film müziklerinden birinin belirivermesi durumları çoğaldı. Belki de yukardaki ekşi sözlük entry’sindeki gibi bir şeylerin anlamını aramaktan, fazlasıyla sorgulayıcı olmaya başlamaktan, bazı kararlar arifesindeyken ya da kararsızlıklar içindeyken bir yol göstericiye ihtiyaç duymaktan oluyor tüm bunlar. Genellikle hayatımın bir film olduğunu düşünür ve çoğu sahnede fonda bir şarkı çaldırırım. Macera ve aksiyon dolu değil ya da herhangi bir ilginç tarafı yok aslında bu filmin. İlginç değil ama sıkıcı da değil daha doğrusu olmaması için çabalayan bendeniz başrolde. Ve fonda yani çoğunlukla beynimde çalan farklı şarkılar oluyor farklı sahnelerde. Hemen hemen her sabah uyandığımda bir şarkı dönüyor kafamın içinde. Gün içinde değişiyor şarkılar. Beyoğlu’nda yürürken cd satan bir yerin önünden geçerken duyulan ya da arabada radyoda çalan ve cuk oturan bir şarkı daha da şahane fon olabiliyor tabii ki. İşte o zaman insan ister istemez etkileniyor sözlerden.

Birkaç ay once kendini çok iyi hissetmediğini düşündüğüm bir arkadaşıma “Across The Universe” şarkısını göndermiştim. Orjinali Beatles’ın ama ben Fiona Apple coverını çok daha fazla severim. Bu şarkı hüzünlü gibi görünse de içime iyi gelir hep. Sanırım gönderdiğim arkadaşıma da iyi gelmişti. Sonra Beatles’dan, bu şarkıdan ve iyi gelme durumlarından bir başka arkadaşıma bahsederken bana şarkıyı hiç bilmediğini söyledi. Ve 2 dk bile geçmeden oturduğumuz restoranda bu şarkı çalmaya başladı. Gerçekten o sırada o şarkının çalmasını istemiştim ve bazen insanın istediği şeyler anında olabiliyor.

Benzer bir çok tesadüfi durumu yaşadım, hala yaşıyorum. Sessizliğe büründüğüm bir sırada “Sound of Silence” çalmasına bile anlam yükleyebiliyor insan. Ve o andan itibaren beyninde çalmaya başlıyor şarkı günlerce… Hele o Bülent Ortaçgil şarkıları yok mu? Onlar sanki benim için yazılmış gibi. Zaten adam Şık Latife’yi yazmış benim için daha ne yapsın :) Şaka bir yana Şık Latife’nin sözleri beni pek yansıtmasa da severim. Geçenlerde içimin karardığı bir günde arka arkaya defalarca dinlediğim “Yüzünü Dökme Küçük Kız” benim için yazılmış gibidir sanki. Evet hala küçük bir kızım ve hala yüzümü dökebiliyorum. Ama her siyahın bir beyazı olduğunu şarkılarla hatırlamak iyi geliyor.

Hayalgücümün sınırları yok, bunu seviyorum. Ancak son zamanlarda öyle aklı bir karış havada gezer olmuştum ki bu hayalleri gerçekleştirmek için çabalamak yerine rüzgarda savrulan bir yelkenliye dönüşmüştüm. Anı yaşamak güzel ama ya gelecek? Evet gelecek de bir gün gelecek ve o gün gerçek olmasını istediğim şeyler için şimdi çok çalışmalıyım. Şu anlam arama durumlarında insan her şeyin cevabını verebiliyor esasında. Şarkılarda  bulduğumuz cevaplar, işaretler bildiğimiz şeyler ama bu melodik hatırlatmalar daha etkili oluyor sanırım. Geçtiğimiz hafta tam da bunları düşünürken, yeni kararlarıma sarılayım derken radyoda Metallica’dan Turn the Page çalması gibi. Sayfayı çevirme zamanı… Şarkı bitince değiştirdiğim kanalda Lou Reed Perfect Day‘in son dizelerine denk gelmem gibi… You’re going to reap just what you sow… Ne ekersen onu biçersin… Evet öyle, biliyorum. Hatırlattığınız için teşekkürler şarkılar. Ortaçgil sizin için adam olmaz demişti ama bizi adam edeceksiniz sonunda.

Not: Fotoğraf geçen hafta buğulu bir vapur camına çizdiğim yelkenli… Fırtınalı bir günde rüzgarda savrulmuyor, güneşli pırıl pırıl bir günde kararlı bir şekilde apaz seyrediyor.

Her sonbahar gelişinde…

     Düşen bir yaprak görürseeeen beni hatırla demiştiiiin ♪ ♫ ♪ ♫
     Biliyorsun seni beeen sonbaharda sevmiştiiiim ♩♬♩♬

Yazıya nasıl başlasam diye düşünürken aklıma geliverdi ve şimdi gerçekten “Sonbahar Rüzgarları“nı dinleyerek bu yazıyı yazıyorum. Bir diğer şarkı alternatifim ise “November Rain” idi.

Hakkımdaki bilinmeyen gerçekler: Birbiriyle çok alakasız şarkıları sevebilirim, eski Türk filmlerine bayılırım, sonbaharda yaprakların dökülmesi bana hep büyülü gelmiştir. Bilinmeyen gerçekler bu kadar değil tabii ama bu seriye daha sonra devam ederiz.

Eylül kızı olduğumdan mıdır, şu yaprakların dökülmesinin büyüsü müdür, muhteşem tonların bir araya gelip doğanın baş döndürücü bir güzelliğe bürünmesi midir, bir yanımın hep melankolik ve romantik olması mıdır bilmem ama sonbaharı seviyorum. Ne hüznü çağrıştırır bana sonbahar ne bir sonlanışı. Aksine bir huzur ve mutluluk veriyor bana. Sanki dinginlik zamanı. Doğa gibi bizim de dinlenmeye ihtiyacımız olan zaman… Kendini bulma, yeni şeyler keşfetme ve ilkbaharda bu yeniliklerle tekrar canlanma…

Geçenlerde Göztepe parkının yanından geçerken uzun zamandır orada yürümediğimi fark ettim. Aslında benim stüdyofiscik bu parka çok yakın ama ben gitmeyi ihmal ediyorum. Oysa kısacık zaman ayırsam yeterli. O gün arabayla geçerken günlerdir beni çağıran sararmış yapraklara bir uğrayayım dedim. Park ettim, kısacık bir yürüyüş yaptım. Çocukken bisikletle ezmeyi sevdiğim kuru yaprakların üzerinde hışırtılı sesler çıkararak yürüdüm. Bir ağacın altına oturup geçenleri ve rüzgarla aşağı dökülen yaprakları seyrettim. Gün batmadan sadece kendim için ayırdığım bu anda cep telefonumla birkaç kare çektim (itiraf: çekmeden duramıyorum).

Bundan 2 gün sonra arkadaşlarımızla Belgrad Ormanı’nda kahvaltı yaptık. Banu ve Murat’ın dünyanın en tatlı çifti olduğunu daha önce yazmıştım. Çocuk sonrası hiçbir yere ama hiçbir yere zamanında yetişemeyen şahıslara dönüştüğümüz için buluşmaya yine geç kaldık ama bu duruma bu kez memnun olmadım desem yalan olur. Dünyanın en güzel kahvaltı pikniği masasıyla karşılaştım ve içimden iyi ki biz daha önce gelmemişiz dedim. Gerçekten rezil bir masa hazırlamış olacaktık :) Masa örtüsünden tabaklara, yumurta şapkalarından (ki sonra Ozi’ye eldiven bile oldular :)) leziz kahvaltılıklara kadar her şey dört dörtlüktü.

Şu ana kadar gördüğünüz fotoğraflar telefonla çektiklerimdi. Şimdi gelsin fotoğraf makinemle çektiklerim. Baş döndürücü bir güzellikti demiş miydim? :)

Güzel kahvaltı ve aşk dolu pozlar için Banu ve Murat’a teşekkürler :)

Sihirli sonbahar biterken ben bol karlı bir kışın hayalini kurmaya başladım bile. Ee kar yağsın diye söyleyelim o zaman: Let it snow let it snow let it snow :)

Anne-Oğul kamp macerası

Çocukluğumda bir karavan ya da çadırda tatil yapma hayalleri kurardım hep. Gerçi bunu hayal etmeyen çocuk yoktur gibi geldi düşününce. Hiç öyle bir tatilimiz olmadı ne yazık ki. Lüks otellerde tatil yapan bir aile değildik ama çadırda da konaklamadık. Temiz bir pansiyon işimizi görürdü. Zaten yazlığın alınışından üniversiteye başlayıp da arkadaşlarla tatile çıkana kadar da farklı bir tatil yöresi görmedim. Nedense çadırda kalma hayalim aklımdan uçmuş gitmiş. Birkaç hafta önce Ayça ile bir çekimde karşılaştık. Kahve molasında yaptığımız muhabbette birden aklıma geldi. Çadırda kalmak istediğimi ne zaman unutmuştum ki? Ayça yakında kamp duyurusunun geleceğinin müjdesini vermişti bana o gün. Ne duyurusu diye hemen açıklayayım. Ayça ve eşi tatillerini hep kamp yaparak geçiriyorlar ve şimdi başka ailelerin de bu keyfi yaşaması için öncülük ediyorlar. www.kampagidelimmibaba.com adresinden detaylı bilgiyi edinebilirsiniz.

Bu kadar hevesliyken duyuru mailini aldığımda bir kararsızlık denizinin ortasına düştüm. Ozi’nin babasının tüm haftasonunu kapsayan işi vardı. Gelmek isteyecek arkadaşlarımın hiçbiri müsait değildi. Önce yapamam dedim sonra neden olmasın, sonra tekrar yapamam ve yine neden olmasın diyerek 3 gün düşündüm. İsmi “Kampa gidelim mi baba” olan bir etkinlikte tek başına bir anne olmak gözümü korkutsa da sonunda gitmeye karar verdim. İyi ki gitmişiz! Hatta belki de iyi ki oğlumla başbaşa gitmişiz. Uzun zamandır Ozan’la bu kadar yoğun bir şekilde vakit geçirmiyordum. Cumartesi sabahından Pazar akşam üzerine kadar birlikteydik, dip dibeydik. Çadırda ilk uyku tecrübemde yanımda mis kokulu bir güzellik olması ve ikimiz için de bir ilkin aynı anda gerçekleşmesi kadar güzel bir his yok. Şehrin gürültüsünden, kirli ışıklarından uzakta, yıldızların altında uyuyuverdik erkenden. Temiz havayla sarhoş olmuştuk çünkü. Uykunun başa vurmasının yarattığı huysuzluk etkisiyle eve gidelim diye ağlamasını ciddiye almıyorum çünkü küçük adam neredeyse 12 saat kesintisiz uyudu. Ve gülümseyerek uyandı.

Çok kalabalık bir grup olarak gitmiştik (sanırım 80’e yakındık). Toplu fotoğraf burada, hatta bu fotoğrafta herkes yok. Tüm grubun uyumlu olması harikaydı. Sessizliği bozan tek şey çocuk cıvıltılarıydı. Çocukların hepsinin mutluluğu o kadar belliydi ki. Ayça’nın eşi Alpay çocuklarla muhteşem bir şekilde ilgilendi, yürüyüşlerde yaratıcı hikayeleriyle hepsinin dikkatini çekmeyi başardı. Ozan hala Ayı Winnie’nin evini sayıklıyor :) Hatta geçen haftasonu Taşdelen Ormanı’nda kahvaltı yaparken “anne beni bir daha kampa götürür müsün?” dedi. Kamp maceramızın son olmayacağının bir işareti bu.

Kampla ilgili o kadar çok detay var ki hangisini anlatsam bilemiyorum. Çok değişik ve güzel bir haftasonu oldu. Döner dönmez en yakın arkadaşlarımı birlikte kamp yapmamız gerektiğiyle ilgili ikna çalışmalarına başladım bile. Çok teşekkürler Ayça ve Alpay. Keyifli haftasonuna verdiğiniz emek için, bizi yeni güzel insanlarla tanıştırdığınız, oğlumla bana aynı anda bir ilk yaşattığınız için…

Bu kampın benim için bir başka güzel tarafı daha oldu. Ailede fotoğraf çeken ben olduğumdan ve terzinin kendi söküğünü dikememesi durumundan muzdarip olmaktan, oğlumla birlikte fotoğrafımız yok denecek kadar az. Fotoğrafçılarla bir yerlere kaçmak ne kadar da güzelmiş. 3 fotoğrafçı arkadaşım sayesinde oğlumla birbirinden güzel karelerimiz oldu. Özgür, Ayça ve Ayça‘ya çok çok çok teşekkür ediyorum. Hepsine bayıldım. Bana gönderdikleri sırayla hemen ekleyeyim buraya:

Fotoğrafçı: Özgür Poyrazoğlu

Fotoğrafçı: Ayça Oğuş

Fotoğrafçı: Ayça Kamacıoğlu

Kendi çektiğim fotoğrafların bir kısmını Bülent Ortaçgil’in son albümünden bir şarkı eşliğinde düzenledim. İlk andan beri ne zaman dinlesem beni çoook uzaklara götüren bir şarkı bu. Keyifle seyretmeniz ve dinlemeniz dileğiyle.

Bir fotoğrafım Marie Claire Kids dergisinde

Hep söyleyip duruyorum. Doğum sonrası en zorlandığım şey emzirmekti. Acemiliğimin ve korkularımın etkisiyle acılı bir başlangıç yapmıştım. Sabırla devam edince keyifli günlere kavuşmuştum. Bebeğin ilk haftalarında annenin desteklenmesi çok önemli. Evet ben de desteklenmiştim ama bazen iyi niyetle bile söylense bazı sözler hassas yeni annenin kalbini kırabiliyor. Ya acemi anne çok gamsız olmalı ya da çevredekiler fazlasıyla düşünceli. Eh ikisi de pek mümkün değil o günlerde. Böyle zamanlarda benzer durumla daha önce karşılaşmış kişilerin tecrübelerinden faydalanmak anne ruhuna, sütüne, bebeğine en iyi gelen şey. Anne olduğum ilk günler yaşadığım sorunlar olmasa internet dünyasından bu kadar çok anneyi tanımamış olacaktım. Ve bu benim için büyük bir kayıp olacaktı. Demek ki her şerde bir hayır var dedikleri doğru :)

Lafı çok uzattım. Blog dünyasında tanıştığım ve kalbimi her haliyle ısıtan bir melek insan var. Zeynep şimdilik sadece Leileo‘nun ama gelecekte dünya tatlısı bir kuzucuğun annesi, benim de canım arkadaşım. Bir süredir blogunda “Annelerden Sütlü Tarifler” başlığıyla mini röportajlar yayınlıyor. Tecrübeli annelerden acemi annelere kısacık tavsiyeler. Nasıl faydalı bir şey olacağını tahmin etmişsinizdir eminim yukarıdaki giriş yazımdan sonra. Zeynep’in ilk röportajının benimle olduğunu da gururla söyleyebilirim. Soruları gönderir göndermez hızlıca cevaplayıp kendisiyle paylaşmıştım. Okumak isterseniz buraya bir tık.

Eylül ayında Marie Claire Kids dergisi “Annelerden Sütlü Tarifler”e yer verdi. Böylece bu tecrübeler daha çok anne ve anne adayına ulaşacak. Yazıda kullanılan fotoğrafı benim çekmiş olmam da ayrı bir mutluluk.

Yeni annelerin acemilik günlerini kolayca atlatmaları ve bol sütlü olmalarına azıcık da olsa faydamız olduysa ne mutlu.

Bir İstanbul Hatırası :)

Sanırım 15 sene önce tanıştım internetle. İnternetin hayatıma çok güzel insanları dahil etmemi sağlaması ise son 2 seneye dayanıyor. Yani benim için 15 senedir var olan internet son 2 senedir farklı bir anlam taşıyor. O kadar farklı, iyi, güzel, dünyaya bakışımı değiştiren, yüzümü güldüren insanlarla tanıştım ki hayatıma giren bu yeni insanları çok seviyorum. Ve değişen hayatımı da…

İnternet aleminin anneler dünyasıyla birlikte tanıştığım, sonra çok güzel işlere muhteşem bir ekiple birlikte imza atmamı sağlayan bir anne var hayatıma giren. O kişi artık sadece bir internet annesi değil benim için, çok sevdiğim bir dost. Blogcu anne olarak tanıdım Elif’i, 2 gün önce ise en güzel günlerinden birinde beraberdik. Kız kardeşi Ece’nin nişan fotoğrafları çekimi için yanlarındaydım. Sadece çekim için oradaymışım gibi hissetmedim hiç. Sanki aileden biri gibi kutlamanın içindeydim. Gecenin sonlarına doğru gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim.

Ece ve Filipe gördüğüm en tatlı çiftti desem yalan olmaz. Akşamki parti öncesi sahile gidip eğlenceli bir çekim yaptık. Filipe’in kardeşi Anna ve arkadaşı Andre de bizimleydi. Güler yüzlü insanlarla çekim yapmak ayrı bir mutluluk. Ece’nin çekim konusunda başta çok istekli olmadığını biliyorum ama umarım onun için de güzel bir anı olmuştur. Zaten buna nişan çekimi değil, “Bir İstanbul Hatırası” diyelim dediğimde Ece’nin yelkenleri suya inmişti. Ece ve Filipe bundan sonra Portekiz’de yaşayacak. Fenerbahçe sahilde çektiğimiz bu fotoğraflar onlara buradaki güzel anılarını hatırlatacak.

Biraz da gecenin kalanından fotoğraflar paylaşayım. Benim için farklı bir tecrübe oldu. Hiç böyle bir parti ortamında gece çekim yapmamıştım. Yeni şeyler öğrendim, araştırmak istediğim teknik konuları not aldım. Ve tabii ki çok eğlendim.

Ece ve Filipe’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep böyle ♥ aşk ♥ dolu baksınlar birbirlerine ve yeni hayatları muhteşem olsun.

Hangi fotoğraf makinesi?

Konuyla ilgili uzman kişi olarak görülüp ara sıra şu soruyla karşılaşıyorum: “fotoğraf makinesi almak istiyorum, ne alsam?” Fotoğraf çekmenin genel kurallarını, manuel ayarlı bir makineyle nasıl fotoğraf çekileceğini, kompozisyonda dikkat edilecekleri sorsanız seve seve hemen anlatayım ama iş makinelere gelince bir durup araşırmam gerekiyor. O kadar çok model çıkıyor ki, takip etmek imkansız. Ve bu sorunun cevabı kişiye göre çok değişken.

Çoğu kişi uzaktan bakınca dslr dediğimiz manuel ayarlar yapmaya izin veren, objektifi değişebilen makineleri hayal ediyor. Sanırım fiyatlarının eskiye göre ucuzlaması ve fotoğraf çeken kişiyi havalı(!?) göstermesi bunun başlıca sebepleri. Oysa kendim de böyle bir makine kullanmama rağmen dezavantajları olduğunu söylemeliyim. Ağır ve büyük olması, genellikle kit objektiflerin çok kaliteli olmaması, objektiflerin kalitesi arttıkça fiyatının da artmasını sıralayabilirim. Böyle bir makine alıp, bir süre sonra taşımaktan yorulduğunuz, ayarlar yapmaktan sıkıldığınız için kenara atma ihtimaliniz azıcık da olsa varsa, biraz daha düşünün. Oysa cebinize atabildiğiniz büyüklükte bir fotoğraf makinesiyle de çok güzel anlar yakalayabilirsiniz. Küçük ama boyundan büyük işler beceren modeller bulmak mümkün günümüzde.

Fotoğraf makinesi almak istiyorsanız ihtiyaçlarınızı ve bu makineyle yapmak istediklerinizi belirleyin. Benim gibi fotoğrafla geçimini sürdüren biri için tabii ki ekipman yatırımı önemli. Ama gündelik hayatta telefonunuzla bile etkileyici fotoğraflar çekebilirsiniz. Özellikle iPhone ile çekip, bir de düzenlemek için birkaç uygulama indirdiğinizde çektiğiniz fotoğrafı ne kadar değiştirebildiğinizi görebilirsiniz. Bilgisayarda photoshop ile yapabildiğiniz bir çok şeyi çok daha pratik bir şekilde yapabileceğiniz uygulamalar iphone için mevcut ama bu başka bir yazının konusu olacak. Bir de son günlerin popüler uygulaması “Instagram” var ki hem pratik hem de fotoğrafla sosyalleşebileceğiniz bir ortam sunuyor. Instagram için çok kişiden duyduğum yorum “en sıradan fotoğrafı bile etkileyici hale getirdiği” yönünde ama ben buna pek katılmıyorum. Evet farklı filtrelerle fotoğraflar bambaşka bir hal alıyor ama bu onun çok etkileyici bir fotoğraf olduğu anlamına gelmiyor. Bu arada iPhone ile çok etkileyici fotoğraflar çeken, hatta “sadece iPhone ile” çekim yapan fotoğrafçılar var. Bu kişiler instagram, flickr gibi platformlarda da kendilerini belli ediyor. Özellikle sokak fotoğrafçılığı konusunda bu şekilde çekilmiş çok etkileyici fotoğraflar gördüğümü belirtmeliyim.

Yani sonuçta elinizdeki ne olursa olsun sonucu belirleyen gözleriniz ve ekrana ya da deklanşöre dokunduğunuz andır. İyi fotoğrafçıları takip etmek, güzel fotoğraflara bakmak, nasıl çekilmiş diye merak edip incelemek, araştırmak ve sürekli deneme yapmak gözünüzü ve tekniğinizi geliştirir. Fotoğraf çekmek isteyenlere en büyük tavsiyem budur :) Fotoğraf tutkunu olduğunuzda yanınızda makineniz olmasa bile etrafa vizörden bakıyormuş hissine kapılacağınızdan eminim.

Bu ilk “faydalı bilgiler” konulu yazımı da devasa makinemle değil iPhone ile çektiğim fotoğraflarla bitirmek istiyorum. Mayıs sonunda oğlumla çıktığımız tatilde gerçekten tatil yapmak, büyük bir ağırlık taşımaktan ağrıyan boynumu ve titreyen bileklerimi de dinlendirmek istedim ve yanıma fotoğraf makinemi almadım. Çektiklerimi Instagram üzerinden yayınladım. Böylece hem bizimle gelemeyen babamızın hasretini gidermiş olduk hem de ben istediğim gibi tatil yapabildim :)