Her sonbahar gelişinde…

     Düşen bir yaprak görürseeeen beni hatırla demiştiiiin ♪ ♫ ♪ ♫
     Biliyorsun seni beeen sonbaharda sevmiştiiiim ♩♬♩♬

Yazıya nasıl başlasam diye düşünürken aklıma geliverdi ve şimdi gerçekten “Sonbahar Rüzgarları“nı dinleyerek bu yazıyı yazıyorum. Bir diğer şarkı alternatifim ise “November Rain” idi.

Hakkımdaki bilinmeyen gerçekler: Birbiriyle çok alakasız şarkıları sevebilirim, eski Türk filmlerine bayılırım, sonbaharda yaprakların dökülmesi bana hep büyülü gelmiştir. Bilinmeyen gerçekler bu kadar değil tabii ama bu seriye daha sonra devam ederiz.

Eylül kızı olduğumdan mıdır, şu yaprakların dökülmesinin büyüsü müdür, muhteşem tonların bir araya gelip doğanın baş döndürücü bir güzelliğe bürünmesi midir, bir yanımın hep melankolik ve romantik olması mıdır bilmem ama sonbaharı seviyorum. Ne hüznü çağrıştırır bana sonbahar ne bir sonlanışı. Aksine bir huzur ve mutluluk veriyor bana. Sanki dinginlik zamanı. Doğa gibi bizim de dinlenmeye ihtiyacımız olan zaman… Kendini bulma, yeni şeyler keşfetme ve ilkbaharda bu yeniliklerle tekrar canlanma…

Geçenlerde Göztepe parkının yanından geçerken uzun zamandır orada yürümediğimi fark ettim. Aslında benim stüdyofiscik bu parka çok yakın ama ben gitmeyi ihmal ediyorum. Oysa kısacık zaman ayırsam yeterli. O gün arabayla geçerken günlerdir beni çağıran sararmış yapraklara bir uğrayayım dedim. Park ettim, kısacık bir yürüyüş yaptım. Çocukken bisikletle ezmeyi sevdiğim kuru yaprakların üzerinde hışırtılı sesler çıkararak yürüdüm. Bir ağacın altına oturup geçenleri ve rüzgarla aşağı dökülen yaprakları seyrettim. Gün batmadan sadece kendim için ayırdığım bu anda cep telefonumla birkaç kare çektim (itiraf: çekmeden duramıyorum).

Bundan 2 gün sonra arkadaşlarımızla Belgrad Ormanı’nda kahvaltı yaptık. Banu ve Murat’ın dünyanın en tatlı çifti olduğunu daha önce yazmıştım. Çocuk sonrası hiçbir yere ama hiçbir yere zamanında yetişemeyen şahıslara dönüştüğümüz için buluşmaya yine geç kaldık ama bu duruma bu kez memnun olmadım desem yalan olur. Dünyanın en güzel kahvaltı pikniği masasıyla karşılaştım ve içimden iyi ki biz daha önce gelmemişiz dedim. Gerçekten rezil bir masa hazırlamış olacaktık :) Masa örtüsünden tabaklara, yumurta şapkalarından (ki sonra Ozi’ye eldiven bile oldular :)) leziz kahvaltılıklara kadar her şey dört dörtlüktü.

Şu ana kadar gördüğünüz fotoğraflar telefonla çektiklerimdi. Şimdi gelsin fotoğraf makinemle çektiklerim. Baş döndürücü bir güzellikti demiş miydim? :)

Güzel kahvaltı ve aşk dolu pozlar için Banu ve Murat’a teşekkürler :)

Sihirli sonbahar biterken ben bol karlı bir kışın hayalini kurmaya başladım bile. Ee kar yağsın diye söyleyelim o zaman: Let it snow let it snow let it snow :)

Anne-Oğul kamp macerası

Çocukluğumda bir karavan ya da çadırda tatil yapma hayalleri kurardım hep. Gerçi bunu hayal etmeyen çocuk yoktur gibi geldi düşününce. Hiç öyle bir tatilimiz olmadı ne yazık ki. Lüks otellerde tatil yapan bir aile değildik ama çadırda da konaklamadık. Temiz bir pansiyon işimizi görürdü. Zaten yazlığın alınışından üniversiteye başlayıp da arkadaşlarla tatile çıkana kadar da farklı bir tatil yöresi görmedim. Nedense çadırda kalma hayalim aklımdan uçmuş gitmiş. Birkaç hafta önce Ayça ile bir çekimde karşılaştık. Kahve molasında yaptığımız muhabbette birden aklıma geldi. Çadırda kalmak istediğimi ne zaman unutmuştum ki? Ayça yakında kamp duyurusunun geleceğinin müjdesini vermişti bana o gün. Ne duyurusu diye hemen açıklayayım. Ayça ve eşi tatillerini hep kamp yaparak geçiriyorlar ve şimdi başka ailelerin de bu keyfi yaşaması için öncülük ediyorlar. www.kampagidelimmibaba.com adresinden detaylı bilgiyi edinebilirsiniz.

Bu kadar hevesliyken duyuru mailini aldığımda bir kararsızlık denizinin ortasına düştüm. Ozi’nin babasının tüm haftasonunu kapsayan işi vardı. Gelmek isteyecek arkadaşlarımın hiçbiri müsait değildi. Önce yapamam dedim sonra neden olmasın, sonra tekrar yapamam ve yine neden olmasın diyerek 3 gün düşündüm. İsmi “Kampa gidelim mi baba” olan bir etkinlikte tek başına bir anne olmak gözümü korkutsa da sonunda gitmeye karar verdim. İyi ki gitmişiz! Hatta belki de iyi ki oğlumla başbaşa gitmişiz. Uzun zamandır Ozan’la bu kadar yoğun bir şekilde vakit geçirmiyordum. Cumartesi sabahından Pazar akşam üzerine kadar birlikteydik, dip dibeydik. Çadırda ilk uyku tecrübemde yanımda mis kokulu bir güzellik olması ve ikimiz için de bir ilkin aynı anda gerçekleşmesi kadar güzel bir his yok. Şehrin gürültüsünden, kirli ışıklarından uzakta, yıldızların altında uyuyuverdik erkenden. Temiz havayla sarhoş olmuştuk çünkü. Uykunun başa vurmasının yarattığı huysuzluk etkisiyle eve gidelim diye ağlamasını ciddiye almıyorum çünkü küçük adam neredeyse 12 saat kesintisiz uyudu. Ve gülümseyerek uyandı.

Çok kalabalık bir grup olarak gitmiştik (sanırım 80’e yakındık). Toplu fotoğraf burada, hatta bu fotoğrafta herkes yok. Tüm grubun uyumlu olması harikaydı. Sessizliği bozan tek şey çocuk cıvıltılarıydı. Çocukların hepsinin mutluluğu o kadar belliydi ki. Ayça’nın eşi Alpay çocuklarla muhteşem bir şekilde ilgilendi, yürüyüşlerde yaratıcı hikayeleriyle hepsinin dikkatini çekmeyi başardı. Ozan hala Ayı Winnie’nin evini sayıklıyor :) Hatta geçen haftasonu Taşdelen Ormanı’nda kahvaltı yaparken “anne beni bir daha kampa götürür müsün?” dedi. Kamp maceramızın son olmayacağının bir işareti bu.

Kampla ilgili o kadar çok detay var ki hangisini anlatsam bilemiyorum. Çok değişik ve güzel bir haftasonu oldu. Döner dönmez en yakın arkadaşlarımı birlikte kamp yapmamız gerektiğiyle ilgili ikna çalışmalarına başladım bile. Çok teşekkürler Ayça ve Alpay. Keyifli haftasonuna verdiğiniz emek için, bizi yeni güzel insanlarla tanıştırdığınız, oğlumla bana aynı anda bir ilk yaşattığınız için…

Bu kampın benim için bir başka güzel tarafı daha oldu. Ailede fotoğraf çeken ben olduğumdan ve terzinin kendi söküğünü dikememesi durumundan muzdarip olmaktan, oğlumla birlikte fotoğrafımız yok denecek kadar az. Fotoğrafçılarla bir yerlere kaçmak ne kadar da güzelmiş. 3 fotoğrafçı arkadaşım sayesinde oğlumla birbirinden güzel karelerimiz oldu. Özgür, Ayça ve Ayça‘ya çok çok çok teşekkür ediyorum. Hepsine bayıldım. Bana gönderdikleri sırayla hemen ekleyeyim buraya:

Fotoğrafçı: Özgür Poyrazoğlu

Fotoğrafçı: Ayça Oğuş

Fotoğrafçı: Ayça Kamacıoğlu

Kendi çektiğim fotoğrafların bir kısmını Bülent Ortaçgil’in son albümünden bir şarkı eşliğinde düzenledim. İlk andan beri ne zaman dinlesem beni çoook uzaklara götüren bir şarkı bu. Keyifle seyretmeniz ve dinlemeniz dileğiyle.

Bir fotoğrafım Marie Claire Kids dergisinde

Hep söyleyip duruyorum. Doğum sonrası en zorlandığım şey emzirmekti. Acemiliğimin ve korkularımın etkisiyle acılı bir başlangıç yapmıştım. Sabırla devam edince keyifli günlere kavuşmuştum. Bebeğin ilk haftalarında annenin desteklenmesi çok önemli. Evet ben de desteklenmiştim ama bazen iyi niyetle bile söylense bazı sözler hassas yeni annenin kalbini kırabiliyor. Ya acemi anne çok gamsız olmalı ya da çevredekiler fazlasıyla düşünceli. Eh ikisi de pek mümkün değil o günlerde. Böyle zamanlarda benzer durumla daha önce karşılaşmış kişilerin tecrübelerinden faydalanmak anne ruhuna, sütüne, bebeğine en iyi gelen şey. Anne olduğum ilk günler yaşadığım sorunlar olmasa internet dünyasından bu kadar çok anneyi tanımamış olacaktım. Ve bu benim için büyük bir kayıp olacaktı. Demek ki her şerde bir hayır var dedikleri doğru :)

Lafı çok uzattım. Blog dünyasında tanıştığım ve kalbimi her haliyle ısıtan bir melek insan var. Zeynep şimdilik sadece Leileo‘nun ama gelecekte dünya tatlısı bir kuzucuğun annesi, benim de canım arkadaşım. Bir süredir blogunda “Annelerden Sütlü Tarifler” başlığıyla mini röportajlar yayınlıyor. Tecrübeli annelerden acemi annelere kısacık tavsiyeler. Nasıl faydalı bir şey olacağını tahmin etmişsinizdir eminim yukarıdaki giriş yazımdan sonra. Zeynep’in ilk röportajının benimle olduğunu da gururla söyleyebilirim. Soruları gönderir göndermez hızlıca cevaplayıp kendisiyle paylaşmıştım. Okumak isterseniz buraya bir tık.

Eylül ayında Marie Claire Kids dergisi “Annelerden Sütlü Tarifler”e yer verdi. Böylece bu tecrübeler daha çok anne ve anne adayına ulaşacak. Yazıda kullanılan fotoğrafı benim çekmiş olmam da ayrı bir mutluluk.

Yeni annelerin acemilik günlerini kolayca atlatmaları ve bol sütlü olmalarına azıcık da olsa faydamız olduysa ne mutlu.

Bir İstanbul Hatırası :)

Sanırım 15 sene önce tanıştım internetle. İnternetin hayatıma çok güzel insanları dahil etmemi sağlaması ise son 2 seneye dayanıyor. Yani benim için 15 senedir var olan internet son 2 senedir farklı bir anlam taşıyor. O kadar farklı, iyi, güzel, dünyaya bakışımı değiştiren, yüzümü güldüren insanlarla tanıştım ki hayatıma giren bu yeni insanları çok seviyorum. Ve değişen hayatımı da…

İnternet aleminin anneler dünyasıyla birlikte tanıştığım, sonra çok güzel işlere muhteşem bir ekiple birlikte imza atmamı sağlayan bir anne var hayatıma giren. O kişi artık sadece bir internet annesi değil benim için, çok sevdiğim bir dost. Blogcu anne olarak tanıdım Elif’i, 2 gün önce ise en güzel günlerinden birinde beraberdik. Kız kardeşi Ece’nin nişan fotoğrafları çekimi için yanlarındaydım. Sadece çekim için oradaymışım gibi hissetmedim hiç. Sanki aileden biri gibi kutlamanın içindeydim. Gecenin sonlarına doğru gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim.

Ece ve Filipe gördüğüm en tatlı çiftti desem yalan olmaz. Akşamki parti öncesi sahile gidip eğlenceli bir çekim yaptık. Filipe’in kardeşi Anna ve arkadaşı Andre de bizimleydi. Güler yüzlü insanlarla çekim yapmak ayrı bir mutluluk. Ece’nin çekim konusunda başta çok istekli olmadığını biliyorum ama umarım onun için de güzel bir anı olmuştur. Zaten buna nişan çekimi değil, “Bir İstanbul Hatırası” diyelim dediğimde Ece’nin yelkenleri suya inmişti. Ece ve Filipe bundan sonra Portekiz’de yaşayacak. Fenerbahçe sahilde çektiğimiz bu fotoğraflar onlara buradaki güzel anılarını hatırlatacak.

Biraz da gecenin kalanından fotoğraflar paylaşayım. Benim için farklı bir tecrübe oldu. Hiç böyle bir parti ortamında gece çekim yapmamıştım. Yeni şeyler öğrendim, araştırmak istediğim teknik konuları not aldım. Ve tabii ki çok eğlendim.

Ece ve Filipe’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep böyle ♥ aşk ♥ dolu baksınlar birbirlerine ve yeni hayatları muhteşem olsun.

Hangi fotoğraf makinesi?

Konuyla ilgili uzman kişi olarak görülüp ara sıra şu soruyla karşılaşıyorum: “fotoğraf makinesi almak istiyorum, ne alsam?” Fotoğraf çekmenin genel kurallarını, manuel ayarlı bir makineyle nasıl fotoğraf çekileceğini, kompozisyonda dikkat edilecekleri sorsanız seve seve hemen anlatayım ama iş makinelere gelince bir durup araşırmam gerekiyor. O kadar çok model çıkıyor ki, takip etmek imkansız. Ve bu sorunun cevabı kişiye göre çok değişken.

Çoğu kişi uzaktan bakınca dslr dediğimiz manuel ayarlar yapmaya izin veren, objektifi değişebilen makineleri hayal ediyor. Sanırım fiyatlarının eskiye göre ucuzlaması ve fotoğraf çeken kişiyi havalı(!?) göstermesi bunun başlıca sebepleri. Oysa kendim de böyle bir makine kullanmama rağmen dezavantajları olduğunu söylemeliyim. Ağır ve büyük olması, genellikle kit objektiflerin çok kaliteli olmaması, objektiflerin kalitesi arttıkça fiyatının da artmasını sıralayabilirim. Böyle bir makine alıp, bir süre sonra taşımaktan yorulduğunuz, ayarlar yapmaktan sıkıldığınız için kenara atma ihtimaliniz azıcık da olsa varsa, biraz daha düşünün. Oysa cebinize atabildiğiniz büyüklükte bir fotoğraf makinesiyle de çok güzel anlar yakalayabilirsiniz. Küçük ama boyundan büyük işler beceren modeller bulmak mümkün günümüzde.

Fotoğraf makinesi almak istiyorsanız ihtiyaçlarınızı ve bu makineyle yapmak istediklerinizi belirleyin. Benim gibi fotoğrafla geçimini sürdüren biri için tabii ki ekipman yatırımı önemli. Ama gündelik hayatta telefonunuzla bile etkileyici fotoğraflar çekebilirsiniz. Özellikle iPhone ile çekip, bir de düzenlemek için birkaç uygulama indirdiğinizde çektiğiniz fotoğrafı ne kadar değiştirebildiğinizi görebilirsiniz. Bilgisayarda photoshop ile yapabildiğiniz bir çok şeyi çok daha pratik bir şekilde yapabileceğiniz uygulamalar iphone için mevcut ama bu başka bir yazının konusu olacak. Bir de son günlerin popüler uygulaması “Instagram” var ki hem pratik hem de fotoğrafla sosyalleşebileceğiniz bir ortam sunuyor. Instagram için çok kişiden duyduğum yorum “en sıradan fotoğrafı bile etkileyici hale getirdiği” yönünde ama ben buna pek katılmıyorum. Evet farklı filtrelerle fotoğraflar bambaşka bir hal alıyor ama bu onun çok etkileyici bir fotoğraf olduğu anlamına gelmiyor. Bu arada iPhone ile çok etkileyici fotoğraflar çeken, hatta “sadece iPhone ile” çekim yapan fotoğrafçılar var. Bu kişiler instagram, flickr gibi platformlarda da kendilerini belli ediyor. Özellikle sokak fotoğrafçılığı konusunda bu şekilde çekilmiş çok etkileyici fotoğraflar gördüğümü belirtmeliyim.

Yani sonuçta elinizdeki ne olursa olsun sonucu belirleyen gözleriniz ve ekrana ya da deklanşöre dokunduğunuz andır. İyi fotoğrafçıları takip etmek, güzel fotoğraflara bakmak, nasıl çekilmiş diye merak edip incelemek, araştırmak ve sürekli deneme yapmak gözünüzü ve tekniğinizi geliştirir. Fotoğraf çekmek isteyenlere en büyük tavsiyem budur :) Fotoğraf tutkunu olduğunuzda yanınızda makineniz olmasa bile etrafa vizörden bakıyormuş hissine kapılacağınızdan eminim.

Bu ilk “faydalı bilgiler” konulu yazımı da devasa makinemle değil iPhone ile çektiğim fotoğraflarla bitirmek istiyorum. Mayıs sonunda oğlumla çıktığımız tatilde gerçekten tatil yapmak, büyük bir ağırlık taşımaktan ağrıyan boynumu ve titreyen bileklerimi de dinlendirmek istedim ve yanıma fotoğraf makinemi almadım. Çektiklerimi Instagram üzerinden yayınladım. Böylece hem bizimle gelemeyen babamızın hasretini gidermiş olduk hem de ben istediğim gibi tatil yapabildim :)

iyi ki doğdun Lara :)

Laracık,

Bu yazı senin için. Çok zor kelimelere dökmek hislerimi. Geçen sene de zor olmuştu. İlk kez bir bebeğin doğumuna şahit oldum sayende. Ben de bir anneyim, oğlumun doğduğu anı gördüm ama hikayenin ana kahramanı olmak başka, izlemek başka. İzlerken fotoğraf çekmek bambaşka. Kalbimin pır pır atışını, ya oracıkta heyecandan küt diye düşüp bayılırsam korkusuyla bütün gece uyuyamayışımı, senin sağlıkla gelmen için dua edişimi, anneni doğuma uğurlayışımızı, herkesin heyecanla seni beklemesini unutamayacağım. Her anını hem hafızamda hem de fotoğraf karelerimde saklayacağım o günün. Hala bütün detayları çok net hatırlarken sen ne zaman 1 yaşına geldin? Seni yumuk gözlü halinden pıtır pıtır emekleyen bir minnoşa dönüştüren onca zaman bu kadar hızlı akıp gitmiş olamaz. Ne mutlu bana ki zaman bize fark ettirmeden akıp giderken fotoğraflarımda saklayabiliyorum seni. Dönüp bakabiliyorum istediğim zaman o küçücük ellerine, şimdi cicili ayakkabılarla üzerine bastığın, doğduğunda ısırmak istediğim çıplak ayaklarına.

Doğum günün kutlu olsun bebeğim. Sağlıkla büyü. Hep gülücükler olsun hayatında. Tatlı ailenle birlikte nice güzel yaşlara…

Doruk 2 yaşında!

Blog yazılarımı bir düzene oturtamadım gitti. Zaman çok hızlı akıyor, yetişemiyorum. Bazen ne yaptım diye düşünüp bakınca koca bir hiç gibi geliyor. Ne zamandır aklımda olan Doruk’un doğum günü kutlamasını yazmadan bugünü bitirmek istemiyorum. Doruk oğlumun kankası :) Benim 2 sene önce annesinin blogunu okur okumaz sevdiğim gibi Ozan da Doruk’u görür görmez bayıldı, kanka oldular. İlkay’ın blogunu koca göbeğimle internette annelikle ilgili bir şeyleri araştırırken bulmuştum ve ilk keşfettiğim anne bloguydu. 2 sene sonra tanışacağımızı kim bilebilirdi :)

Önce onlar bize geldi, sonra biz onlara gittik. O günden sonra Ozan her arabaya bindiğinde “Doyuklaya gidiyos” cümlesini kurar oldu. Çok güzel oynadılar, birbirlerini hırpalamadan, zarar vermeden, hem de oyuncaklarını birbirlerinden kıskanmadan! Bu son durum inanılmazdı çünkü bu yaştaki çocuklar herşeyi sahiplenmeye bayılıyorlar ve paylaşmıyorlar. Hele bir de birbirlerinden ayrılışları vardı ki, o anı kayıtlara sadece yazıyla geçiriyor olmak üzücü. Öpüşerek vedalaştılar :)

İlk buluşma gününde İlkay’la o kadar muhabbete dalmışız ki ben fotoğraf makinamı son dakikada çıkarıp çekmeye karar verince şu kareleri yakalayabildim sadece.

Haftalar sonra Doruk’un doğum gününde tekrar biraraya geldik. Ozan’la ilgilenmekten çok fazla fotoğraf çekemedim ama güne dair birkaç güzel kare yakalayabildim. 5 tane daha tatlı anneyle tanıştım. Güzel bir gün, güzel bir kutlama oldu. Çocuklar da eğlendiler.

Dorukcuğuma nice mutlu ve sağlıklı yıllar diliyorum. Gülücüklerle büyüsün, hayatta hep iyi insanlarla, güzel dostlarla karşılaşsın.

Sevgililer gününde sevgilime değil sevdiklerime hediye!

Sevgililer gününün üzerinden yaklaşık 10 gün geçti ve nereden çıktı bu yazı şimdi? Her zamanki gibi gecikmiş yazılarımdan biri, ancak fırsat bulabildiğim ve daha fazla geciktirmek istemediğim. Yapılması gereken işler listem kabarıp duruyor ve ben sürekli parmaklarını birbirine değdirdiğinde zamanı durduran kızın gücüne sahip olmak istiyorum. Küçükken o diziye bayılırdım. Böyle fantastik bir hayalle yaşıyorum yıllardır.

Sevgililer gününde özel bir şeyler yapmıyoruz Alper’le. Geçmişte yapmışlığımız vardır ama artık diğer günlerden pek farkı yok. Aslında önemli olan her günü özel yaşamak, bu nedenle bir güne anlam yüklemeye gerek yok. Ancak tam da bu güne yüklenen anlama özel bir hediye yaratma tesadüfü doğdu benim için. Hediyelere bayılırım, özellikle de hediye vermeye. Mecburiyet olmadan, yaratıcılığımı kullanıp, benden bir şeyler katabildiğim zamanlarda hem kendimde hem de hediyeyi alan kişide kocaman bir gülümsemeye yol açan hediyelere imza atmışlığım vardır. Seviyorum uğraşmayı böyle şeylerle.

Banu ve Murat çok sevdiğimiz arkadaşlarımız. Geçen yaz muhteşem Datça tatilimizin baş kahramanlarıydılar. Alper zaten Murat’la kankaydı, ben ikisini de tatilde tanıyıp çok sevmiştim. Daha yeni tanıştığım insanlarla tatil nasıl olacak diye endişe etsem de gülen yüzlerini görür görmez tatilimizin güzel olacağını hissetmiştim. Eğlenceli, keşiflerle ve geleceğe dair hayallerle dolu, unutulmaz bir haftaydı. Ve o zamandan sonra, (Temmuz 2010’dan bahsediyorum) sürekli görüşelim, hadi buluşalım, bize gelin, size gelelim diye diye takvimler Şubat 2011’i gösterir oldu. Sözleştiğimiz tarih sevgililer gününden bir gün öncesiydi. Ben de onlara, tatilde çektiğim fotoğraflarını içeren güzel bir çerçeve hediye etmek istedim. İki tarafına da fotoğraf yerleştirilebilen bu çerçeveyi buldum. Bir bölümü ince uzun fotoğraf alabiliyor. Kolaj yapıp çok sayıda fotoğraf almasını da sağlayınca çok güzel oldu. Buluşma günümüz bir kez daha ani çıkan bir işim yüzünden ertelenince bu çerçeve bizim evin salonunu süsledi bir gün boyunca. Sonra gerçek sahiplerine ulaştı. Biraz daha dursa veremeyecektim :) Bakınca bana yazı hatırlatan, içimi ısıtan bir hediye oldu. Banu ve Murat da baktıkça güzel yaz günlerini hatırlasınlar.

Ben bir “Emzirme Rehberi”yim :)

Anne sütünün önemine dikkat çekmek, daha çok bebeğin en az 6 ay anne sütüyle beslenmesini sağlamak, bebeğini emzirirken işe dönmek zorunda kalan annelerin karşılaştığı sorunlara çare bulabilmek, toplum içinde isteyen annelerin dilediği gibi, garipsenmeden emzirebilmesini sağlamak… amaçlarıyla başladı Emzirme Reformu. Ben de gönüllü çalışanlarından biri olduğum için her attığımız adımda sanki Ozan’ın ilk adımlarını gördüğüm zamanki gibi heyecanlanıyorum ve mutlu oluyorum.

Yapmak istediğimiz çok şey var. Geçen hafta perşembe-cuma günü bunlardan en önemlilerinden birini gerçekleştirdik. İstanbul Üniversitesi Florence Nightingale Hemşirelik Yüksekokulu öğretim görevlileri, biz Emzirme Reformu gönüllüleri için özel bir eğitim programı hazırladı. 2 günlük eğitim programına katılan 11 kişi “Gönüllü Emzirme Rehberi” olduk. Neler yapacağız? Tabii ki anne sütünün önemini anlatmaya devam edeceğiz. Eğitmenlerimizin muhteşem anlatımıyla çok güzel bilgilerle donatıldık. Bir çoğumuzun (aramızda henüz anne olmayanlar da vardı) emzirme tecrübesi vardı fakat bilmediğimiz ne çok şey olduğunu eğitim sırasında gördüm. Vücudumuzun anne sütünü nasıl ürettiğini, hormonları, memenin anatomik yapısını, bu yapıdaki zincirin halkalarının birbirleriyle ilişkisini, emziren annelerin karşabileceği meme problemlerini, süt miktarıyla ilgili endişelerin nasıl aşılabileceğini öğrendik. Bu teknik bilgileri tecrübelerimizle harmanlayarak annelere, anne adaylarına, emzirme ve anne sütü ile ilgili bilgi almak isteyen herkese yardımcı olacağız.  

Emzirme Rehberi olduğumla ilgili duyuruyu facebook profilimde paylaşır paylaşmaz doğum fotoğraflarını çektiğim annelerden birinden bana mesaj geldi. Sütünün çok azaldığını ve ne yapacağını soruyordu. Mutsuzluğu ve endişesi mailinden belli oluyordu. Hemen cevap verdim. Önerilerimin sonunda bildiğim, sevdiğim bir emzirme danışmanı olduğunu da belirttim. Bizler tıbbi geçmişimiz olmadığı için emzirme danışmanı değiliz, emzirme rehberiyiz. Yani yol gösteririz. Ama bazı durumlar vardır ki tıbbi destek alınması gerekir. Bu durumda işin uzmanlarına ulaşmaları konusunda da yardımcı oluruz. Beyhan çok sevdiğim bir hemşire ve emzirme danışmanı. Benden yardım isteyen anneye tavsiyelerim işe yaramazsa Beyhan’la da konuşabileceğini, onun yardımcı olacağından emin olduğumu söyledim. Ayrıca emziren anneler mail grubuna yönlendirdim. Bu grupta da çok güzel deneyimler paylaşılıyor.

Ertesi gün gelen cevap beni ne kadar sevindirdi anlatamam. Buraya aynen kopyalıyorum:

“latifecim ne kadar cok yardımcı oldun bir bilsen, sütüm bugün biraz daha coktu mutlu hissettim kendimi”

Heyyoooooo :) İşte bu cevabı her anneden alabilmeyi umuyorum.

Bu arada önemli bir konuyu daha belirtmek istiyorum. Bebeğini emziremeyen anneler de var. Emzirmemeyi tercih eden ya da meme sorunları sebebiyle istediği halde emziremeyen anneler. Emzirmenin önemini vurgularken emziremeyen annelerin kendilerini kötü hissetmelerine sebep olup onları kırmak gibi bir şey asla istemeyiz. Emziremediği halde bebeğine anne sütünü vermenin mümkün olduğunu bilmeyen de çok anne var! Amacımız daha çok bebeğin anne sütüyle buluşması, gerekmedikçe mamayla beslenmemesi.

İşim gereği yeni annelerle iletişim halinde olduğumdan aldığım bu sorumluluk beni daha fazla heyecanlandırıyor. Elimde çok fazla anneye ulaşma imkanı var ve bunun için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım.

Son olarak bize eğitim veren öğretim görevlilerine büyük bir aşkla işlerini yaptıkları için, her sorumuzu sıkılmadan yanıtladıkları için, bize özel zaman ayırdıkları ve bu projede bize sonsuz destek oldukları için çok çok teşekkür ediyorum.

Eğitim sırasında çektiğim fotoğraflara facebook sayfasından ulaşabilir veya aşağıda görebilirsiniz.

[slidepress gallery=’emzirmeegitim’]

33 saat ayakta… Aynı günün bebekleri Oğuz ve Mert Çınar’a merhaba!

Günün 24 saati doğuma çağrılabilecek olmak bir doğum fotoğrafçısı olmanın hem heyecanlı hem de zorlu yanlarından biri. Çok uzun zaman sonra yakın arkadaşlarımızla bir akşam yemeği yiyelim, muhabbetin dibine vuralım dedik. O akşam konu bir yerde yaptığım işe de geldi ve geceyarısı çağrıldığımda ne yaptığım soruldu. Hiç geceyarısı gitmek zorunda kalmadım ama aranırsam giderim tabii dedim. Bu sıralar pek revaçta bir söylem olan “evrene mesaj gönderme” hadisesi gerçekleşti :)

O gece eve dönerken bebişlerden birinin sabırsız çıkıp biraz erken gelmeye karar verdiğini öğrendim. Doğum hızlı ilerliyordu, saat 2:30 gibi hastanedeydim, sabaha karşı 5:30 civarı dünya tatlısı Oğuz hayata merhaba dedi. İlk kez bir babanın bu kadar destekçi, bu kadar doğumun bir parçası olduğunu gördüm. Eşinin sancılarının hepsini hissettiğini anlamak için onların birbirlerine sarıldıklarını görmek yeterliydi. Bir doğum koçu gibi eşinin yanında olan bir baba… eşinin elini tutan, sımsıkı sarılan, sürekli destek olan bir baba… Bir babanın doğumun parçası olması ve bu mucizevi anda annenin yanında olmasının kazanımlarının büyük olduğuna inanıyorum. Belki biraz cesaret gerektiriyor ama sonuç muhteşem oluyor. Doğumda destekçi olan babalar bebek bakımında da sorumlulukları paylaşmak konusunda daha istekli ve özverili oluyorlar.

Amerika’da yaşayan bir arkadaşımla yıllar önce yaptığım bir konuşma geldi aklıma. O zamanlar ben hamileydim. O baba olmuştu, tebrik etmiştim. Doğumu anlatmıştı bana. Doğumda eşinin yanında olduğunu ve bu mucizevi ana tanık olmaktan duyduğu mutluluğu şu sözlerle dile getirmişti:

“Ben de cok zor ikna olmustum doguma girmeye ama simdi bana bir dakika verseler geri donup de “butun hayatin icinde” hangi ani tekrar yasamak isterdin deseler, tereddutsuz o ana geri donmeyi secerdim. Hem kisisel olarak yasayabilecegin en buyuk mucize hem de kari koca olarak paylasabileceginiz en mukemmel an oluyor.”

Gerçekten ben de şu an zamanda yolculuk yapabilsem ve geçmişe gitsem, Ozan’ın doğduğu güne gitmek isterdim. Bu mucizevi süreçte babalar da bulunmalı.

Sonradan blogger olduğunu öğrendiğim bebişin teyzesi de en az baba kadar kardeşine destek oldu. Yaptığı masajlarla Güliz’i rahatlatmaya çalıştı.

Oğuz çok şanslı bir bebek. Yanlarında geçirdiğim o dayanışma saatlerinde aklımdan geçen şey Oğuz’un çok güçlü, cesur bir annesi, her konuda destek olacak bir babası ve onu annesi kadar sevecek bir teyzesi olduğuydu. Ben sadece seyrettim ve o anları sonsuzluğa taşıdım. Dünya tatlısı Oğuz’a ailesiyle birlikte sağlıklı, mutlu, şanslı, uzun bir ömür diliyorum. 

Oğuz’un yanından ayrıldıktan sonra başka bir bebeği karşılamak için farklı bir hastaneye doğru yola çıktım. 24 saattir uyumamıştım ama kendimi yorgun hissetmiyordum. Bu çekim anne ve baba için çok yakın bir arkadaşları tarafından hediye ediliyordu. Hediyelerin en güzeli. Tüm aile üyeleri ve can dostları Fulya ile hastanede tanıştım. Heyecanla doğum saatini bekledik ve sonunda bebişimiz Mert Çınar sağlıkla doğdu. Doğumunu gerçekleştiren doktorun da bebek bekliyor olması benim için sürpriz oldu. İlk kez hamile bir doktorun doğumuna girmiş oldum. Mert Çınar çok tatlı bir ailenin ilk çocuğu, ilk torunu olarak dünyaya geldi. Ailede herkes o kadar tatlı, sevecen ve iyi niyetliydi ki bebişimizin de dünya tatlısı olması hiç şaşırtıcı değil. Mert Çınar’a güzel ailesiyle birlikte sağlıklı, mutlu, şanslı, uzun bir ömür diliyorum. 

Mert Çınar’ın mis kokusundan alabildiğim kadar alıp yanından ayrıldığımda saat öğleden sonra 3’e yaklaşıyordu. Bu da yaklaşık 33 saattir ayakta olduğum anlamına geliyordu. Eve gittiğimde tatlı yorgunluğumla başımı yastığa koyar koymaz uyudum. 2 saat sonra aşağıda fotoğrafını göreceğiniz dünya tatlısı tarafından uyandırıldım. Bir öpücüğü dünyalara bedel olan bu küçük tatlı şey tüm yorgunluğumu aldı gitti. Aşağıdaki fotoğraf o güne ait değil ama oğlumla çekilmiş nadir fotoğraflarımdan biri. Eşimin cep telefonuyla çektiği, benim de renkleriyle biraz oynadığım bu fotoğraf baktıkça içimi ısıtıyor.