Yeni yıl, eski anılar, eskimeyen fotoğraflar ve kartpostallar

Bir yıl daha bitiyor. Her yıl olduğu gibi iyi ve kötü yaşadığımız her şeyi geride bırakıyoruz ve yeni yılda güzel şeyler yaşamak için umutla doluyoruz. Geçmişte ne kadar kötü anlar yaşamış olursak olalım güzel günleri hatırlatacak bir şeyler olduğu sürece hayat hep yaşamaya değer. Keyif alınacak bir şeyler bulmak ve gülümsemek mümkün. Bunun için güzel anılara sarılmalı. Bunun da en güzel yolu fotoğraflar bence. Bu yüzden fotoğraf çekmeyi seviyorum. Ben bir zaman büyücüsüyüm. Güzel bir anı dondurup fotoğraflarımda saklayabiliyorum. Ne kadar zaman geçerse geçsin elimde fotoğraflarım olduğu sürece o ana dönmem mümkün.

Yılın son haftasonunda iki gün sabahtan akşama kadar fotoğraf çekimi yapacağım. Oğlumla yaptığım çekim fikir versin diye birkaçını buraya ekledim. Buna “kartpostal çekimi” adını verdim. En fazla yarım saat sürecek kısa bir çekimin ardından bu fotoğraflarla hazırladığım kartpostalları sahiplerine vereceğim. Sonrası onlara kalmış. Eski günlerdeki gibi arkasına yazıp sevdiklerine gönderebilecekler ya da evde bir çerçevede kullanacaklar. Ne şekilde kullanılırsa kullanılsın bu yılın son günlerini hatırlatacak fotoğraflar. Yıllar geçse de üstünden, kartpostallar hep 2013 yılının Aralık ayını gösterecek. Sevimli bir stüdyoda eğlenceli bir çekim gününü hatırlatacak.

Bu arada bunun bu yılın son gününe özel bir çalışma olmayacağını söylemek istiyorum. İlerleyen zamanda yine kartpostal çekimine ayırdığım günler olacak. Fotoğrafları seviyorsanız bu yılbaşı eğlencesini kaçırmayın ve daha sonraki çekimler için takipte kalın.

Şimdiden herkese sağlıklı, çocuk neşesiyle dolu, bol kahkahalı, kikirdemeli, ışıltılı, pırpırlı, çok mutlu, çok sevip çok sevildiği bir yıl diliyorum.

Ölüm anlaşılmaz bir şeyken nasıl anlatılır ki?

Ölüm gerçeğiyle ilk kez kaç yaşımda yüz yüze geldiğimi düşünüyorum. 8-9 yaşlarındayken apartmandaki çocuklarla bahçede bir kedi yavrusu bulmuştuk ve beslemek için karton bir kutuya koymuştuk. Ertesi gün cansızdı. Biz mi bir şey yaptık da öldü diye düşünüp çok üzülmüştüm. Belki de uzun yıllar kucağıma bir kedi alamama sebebim buydu.

Aile büyüklerinden ilk kaybettiğimiz kişi annemin babasıydı. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama çocuktum. Dedemi hatırlayacak yaştaydım. Ve ölümü bildiğim bir yaşta. Üzüntüye boğulduğumu hatırlamıyorum. Dedemi sevmediğimden değil, hayatımda fazla bir yer kaplamamasından kaynaklanıyordu. Zaten dedemle aynı şehirde yaşamıyorduk, onu pek görmüyordum, yine görmeyecektim. Değişen bir şey yoktu. Annemin üzülmesine üzülmüştüm en çok. Daha sonra farklı zamanlarda anneannemi, diğer dedemi ve babaannemi kaybettik. Bu kayıplarda tabii ki hüzünlendim ama hayat yine değişmedi.

Sonra bir gün bir şey oldu. Ozan 2 haftadır yazlıkta ailemin yanındaydı. Onu almaya gitmiştim, 1 gece kalacaktım, birlikte dönecektik. 10 Eylül’de yani dönüş günümüzde sabah her şey her zamanki gibi başladı. Babam bize kahvaltı hazırlamıştı. Güzel, şakalaştığımız bir kahvaltının sonunda babamın birden karnı ağrımaya başladı. Çok şiddetlendi. Birinin karnının ağrıdığını duyduğunuzda öleceğini düşünmezsiniz değil mi? Aklınıza bile gelmez. O günün sonunda babamı abdominal aort anevrizması sebebiyle kaybettik. Detayların artık bir önemi yok. Üzüntüm geçmiyor ve biliyorum ki geçmeyecek. Hayat devam ediyor ama bu kez her şey çok başka.

Babamın yokluğunu en çok hisseden kişilerden biri Ozan. Çünkü onlar çok iyi iki arkadaştı. Ozan 4.5 yaşında. Babam 59 yaşındaydı. En çok merak edilen şey ona söyleyip söylemediğimiz, söylediysek nasıl söylediğimiz ve onun tepkisi. Çok soran arkadaşım olunca bir yazı yazmanın iyi olacağını düşündüm. Kimseye tavsiye vermeden sadece yaşadığımız şeyleri anlatmak için bu yazı.

Babamla vedalaştığı an gözümün önüne geliyor. Pek vedalaşma gibi değil. Vedalaştığını bilmeden vedalaştığın bir an… Babam sancılar içinde evden çıkmadan önce salondaki tekli koltuğa oturmuş… Dayanılmaz sancılarına rağmen belli etmemeye çalışıyor. Ozan’ın uykusu başına vurduğu için huysuz… Dedeyi öpmesini söylüyorum. Dede hasta, sen öpersen iyi gelir. Babama yaklaşıp onu dizinden öpüyor… Son öpücük…

Ozan’a ilk gününde söylemedik. Evde tuhaf bir şeylerin olduğunu, bizim üzgün olduğumuzu farketmişti. Ağlayanları görmüştü. Neden üzgün olduğumu sorduğunda dedenin hasta olduğunu, onun için endişelendiğimi ve üzüldüğümü söyledim. “Üzülme, 3 gün sonra iyileşecek” dedi. Keşke öyle olsaydı…

Onu cenazeye götürmedik. Evin kalabalık ve yas halinin yoğun yaşandığı zamanlarda uzak tutmaya çalıştık. Tamamen de soyutlamadık. Bir şeyler olduğunun farkındaydı. Henüz söylemediğimiz o birkaç günlük dönem içinde aramızda şöyle bir konuşma geçmişti. Burnunu çektiğini farkettim, hastalanıyor gibiydi.

L: Aa burnun mu akmaya başladı senin? Hastalanıyor musun yoksa?
O: Hayır, dedem için üzülüyorum.

İngilizce’de “Small potatoes have big eyes / Küçük patateslerin büyük gözleri olur”, “Little pitchers have big ears / Küçük sürahilerin büyük kulakları olur” diye atasözleri var. Çocukların tahminimizden fazlasını görüp duymaları üzerine kullanılıyor. Gerçekten kocaman gözleri ve kulakları var…

3 gün sonra mezarlık ziyareti yapacağımızda söylemeye ve onu da götürmeye karar verdik. Geçen sene kardeşim Ozan’a bir kitap almıştı, içeriğini bilmeden. Kitabın adı “Büyükbabam Nasıl Biriydi”. Bir çocuğun ağzından büyükbabasını anlatan çok çok güzel bir hikaye.

“Büyükbabam çok tatlı biriydi. Pasta yapmayı çok severdi ve çok güzel pastalar yapardı. Yani tıpkı benim gibi. Ama pasta yapmak kolay iş değildir. Büyükbabamın yaptığı ilk pasta tıpkı bir balon gibi sönmüştü.” diye başlıyor.

Büyükbabası çok güzel pastalar yapmaya başlıyor zamanla. En son yapmak istediği pastayı da yaptıktan sonra tariflerini yazdığı defterini torununa veriyor.

“’Al, sakla bunu. Baktıkça beni hatırlarsın’ dedi gülümseyerek. Kısa bir zaman sonra, büyükbabam kendini çok yorgun hissetti. Artık yataktan kalkamıyordu. Bir gün annem bana, onun hayatının tıpkı sonbaharda solan çiçekler gibi sona erdiğini söyledi. Büyükbabam ölmüştü.”

Kitap o kadar güzel ki… Şimdi alıntıları yaptığım için önümde duruyor. Beni hem ağlatıyor hem de iyi geliyor. Ozan’a geçen sene okurken ölüm kısmını değiştiriyordum. Ölümden bahsetmeye gerek duymamıştım. Kardeşim kitabı Ozan’ın babama düşkünlüğü sebebiyle, bir dede-torun ilişkisini anlattığını düşünerek almıştı. Ölüm yerine yatakta yatan dede resminin olduğu sayfayı okurken “dedem biraz yorulmuştu ve dinlenmeye çekildi” diyordum.

“Büyükbabam artık olmadığı için çok üzülüyorum. Ama bana verdiği defteri her açtığımda sanki büyükbabam yanıma gelmiş gibi oluyor.”

Hayatta her şeyin bir sonu olduğunu, ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu anlatıyor kitap. Fiziksel olarak yanımızda olmasa da öğrettiklerini yaşatmanın, onu güzel hatıralarla anımsamanın yaşam döngüsündeki önemini vurguluyor. Kitaptaki çocuk da bir sürü pasta yapacağını, bir gün kendi tarif kitabını yazacağını, yaşlandığı zaman da bu kitabı kendi torununa vereceğini söylüyor.

“Böylece torunum beni, benim büyükbabamı hatırladığım gibi hatırlayacak.”

Mezarlık ziyaretinden önce kitabı okudum. Dedenin artık öldüğünü, onu bir daha göremeyeceğimizi söyledim. Sonbaharda dökülen yapraklar gibi dedenin hayatı sona ermişti. Toprağa karıştığını da söylemiş olabilirim. Söyledim galiba. Sonra da onun bizi yukardan bir yerden göreceğini söyledim. O sırada konuyla ilgili hiçbir şey okumadan böyle bir şeye giriştiğim için bu söylediğimin onun anlayamayacağı bir şey olduğunun farkında değildim. Bu açıklamayı yapmamızdan 5-10 dakika sonra bize çok saçma gelen bir sebeple (galiba çorabını giymekle ilgili bir konuydu) feci bir kriz yaşandı evde. Çok ağladı. Bağırdı, kızdı, inatlaştı. Çok kötü bir andı. Bir türlü sakinleşmeyeceğini düşündüm. Dedesiyle ilgili üzüntünün ilk dışavurumu buydu. Görünen sebep başka bir şey gibiydi, çorap meselesine odaklanmıştım, bir de üstüne kendi üzüntülü halimle sabır gösteremediğim için Ozan’a kötü bir şekilde bağırdım. Sonra daha da üzüldüm. Sonuç olarak bir kriz yaşadık. Mezarlık ziyaretine yine de gittik. O bölüm kötü geçmedi. Oranın dedenin küçük bir bahçesi olduğunu, onun seveceği çiçekleri ekeceğimizi ve bahçeye bakacağımızı söyledim. Etraftan kozalak topladık. Meşe palamudu buldu. Bunları mezarın üzerine koydu.

Şimdi biraz flashbacklerle geriye dönelim. Babamı kaybetmemizden birkaç ay önce bir doğa gezimizde Ozan’a mevsimleri anlatmıştım. Sonbaharda yaprakların döküldüğünü, toprağa karıştığını, toprakta ağaçların köklerini yeniden beslediğini ve yeni yapraklar çıktığını söylemiştim. Bu ayrıntı şimdilik dursun, başka bir detay daha vereceğim.

Geçen mayıs ayında Alper’in dedesi vefat etti. Uzun süredir hastaydı. Onu kaybettiğimizde yine ölümü açıklamaktan kaçmıştım. Ozan’a öksüren dedenin (kendisine hitap ediş şekli buydu) hastalığının kötüleştiğini ve başka bir yerde bakılacağını söyledim. Bunu söyleyince “ben nereye gittiğini biliyorum” diyerek okulunun sokağındaki huzurevine gittiğini düşünmüştü. Daha önce o binayı sorduğunda yaşlılara bakılan bir yer olduğunu söylemiştim çünkü. Öksüren dedenin vefatından kısa bir süre sonra babaanneyi ziyaret ettiğimizde orada dedenin erkek kardeşini gördük. Fiziksel olarak birbirlerine çok benziyorlar ve Ozan onu daha önce görmemişti. Babaannesi Ozan’a “bak öksüren dede geri geldi” dedi. Ozan fazla tepki vermemişti ama dedeyi incelediğini hatırlıyorum. Ve geri dönmüş öksüren dede artık öksürmüyordu, sağlıklı görünüyordu. Babaannesi tabii ki kötü bir niyetle söylememişti bunu. Belki de Ozan’ın inanmayacağını bile düşünerek söylemiş olabilir. Kendim bile yanlış şeyler söyleyebiliyorken etraftan söylenen ve kontrol edemediğim şeylere kızamıyorum. Hepimiz saçma şeyler söyleyebiliyoruz. Ölümü hiç bilmeyen bir çocuğun bu durum karşısındaki tepkisini en sevdiği insanı kaybettiğinde vereceğini o sırada hiçbirimiz bilmiyorduk.

Mezarlık ziyareti sonrası artık dedenin ölümü üzerine konuşabiliyorduk Ozan’la. Ara sıra dedesinin ne zaman geleceğini soruyordu. Ben de gelmeyeceğini belirtiyordum her seferinde. Bu konuşmalardan birinde şöyle dedi:

“Ama öksüren dede öldükten sonra geri gelmişti.”

Bu yaşadığımız süreçte beni en çok şaşırtan şeylerden biri bu oldu. Öksüren dedenin öldüğünün farkında olduğunu bile bilmiyordum. Çünkü ona bununla ilgili bir açıklama yapmamıştık. Unuttuğum gerçek, küçük patateslerin kocaman gözlerinin olduğuydu. Babaannenin gülerek söylediği, üzerinde fazla durulmayan bir söz aylar sonra nasıl da karşımıza çıkmıştı. Keşke her söyleneni bir süzgeçten geçirebilsek ama mümkün değil. Orada ne diyeceğimi bilemedim. Gerçeği açıklamaya çalıştım.
Bir başka konuşmamız ise şu şekildeydi:

O: Dedem ne zaman gelecek?
L: Dede bir daha gelmeyecek bebeğim.
O: Ama sonbaharda yapraklar dökülüyor ve sonra yeniden çıkıyor
L: Ama aynı yapraklar çıkmıyor. Farklı ve yeni yapraklar çıkıyor.
O: Keşke dedem bir yaprak gibi ağaçtan çıksaydı.

Ölünce toprağa karışma konusunun çocukları korkuttuğuna dair şeyler okudum daha sonra. Bunun üzerine bu konuda söylediğim şeyi biraz düzeltmeye çalıştım. Ne kadar düzeltebildim bilmiyorum. Toprakla ilgili bir korku gözlemlemedim şu ana kadar. Dedem ne zaman ağaç olarak geri gelecek, dedem ne zaman bir şey olarak geri gelecek şeklindeki sorular hala geliyor.

Toprağa karışmak ve ölen birinin geri geleceğine dair umut yaratacak o talihsiz sözler dışında bu süreci sağlıklı geçirdiğimizi düşünüyorum. Hepimiz çok ani ve acı bir kayıp yaşadık. Özlüyoruz. Ozan’ın dedesini çok özlediğini farkediyorum. Ozan duygularını iyi ifade eden bir çocuk. Dedesiyle ilgili özlemini doğrudan dile getirmese bile onunla ilgili sorular sormaya başladığında farkediyorum. Öyle zamanlarda dedeyi özledin mi diye soruyorum. Evet diyor. Ben de çok özlüyorum ve öldüğü için çok üzgünüm diyorum. Kendi duygularımdan bahsetmekten kaçınmıyorum, gözyaşlarımı gizleme çabası içine girmiyorum. Birlikte yaşıyoruz yasımızı ve birbirimize iyi geliyoruz. Onunla konuşmak bana daha iyi geliyor bile olabilir. En iyi terapist oğlum belki de. Umarım Ozan’a söylediğimiz hatalı şeyler onda bir travma yaratmamıştır ve ilerde de yaratmaz. Şimdilik iyi olduğunu düşünüyorum. Haftasonu katıldığım bir seminerde üzerine sık sık basılan bir konu vardı. “Mükemmel ebeveyn olmak diye bir şey yok.” Başka bir çok konuda mükemmelliyetçi olan ben annelikte hatalarımı görmek ve kabul etmek konusunda kendim bile inanamayacağım derecede rahatım. Seminerde söylenen bir şey daha vardı aklıma kazıdığım: “Ebeveynlikte istenen duygu suçluluk değil, pişmanlık. Hata yapabiliriz, önemli olan bunu en kısa sürede onarmak.” Ölümü biz ne kadar kabullenirsek onun kabullenişini de kolaylaştırıyoruz. Kendi adıma bunun çok kolay olmadığını söylemeliyim. Bir gün her şeyi kabullenirken ertesi gün hiçbir şeyi geri getiremeyeceğimi bildiğim halde sorgulamaya, ölümün babamı bizden çok erken yaşında almasına, Ozan’ın dedesiyle geçirebileceği muhteşem zamanlar varken o anların bir anda silinmesine isyan ediyorum. Bahsettiğim ikinci ruh hali genelde tek başıma olduğum zamanlarda gelip çöküyor üzerime. Ozan’la vakit geçirirken hüzün uzaklaşıyor.

Ozan’ın dedesini unutmasını hiç istemiyorum. Hatıraları hala çok taze. Dedeyi özlediğimizde fotoğraflara bakabileceğimizi, videoları seyredebileceğimizi söylüyorum. Birlikte yapmayı sevdikleri şeyler hakkında konuşuyoruz. Geçenlerde yine konusunun açıldığı bir gün dedeyi hatırlamak için çektiğim bir videoyu seyredelim mi diye sordum. Hayır istemiyorum, ben zaten dedemi hatırlıyorum dedi. “Sesini de hatırlıyorum, bana dedecim derdi” dedi. Birlikte yapmayı en çok sevdikleri şey atık malzemelerden oyuncaklar hazırlamaktı.

Ozan’ı babamla çektiğim fotoğraflara bakıyordum. Bunları 10 Eylül 2009’da çekmişim. Ozan 2,5 aylıkken yazlıkta. Ne kadar mutlu günler. Tam 4 yıl sonra 10 Eylül 2013’te kaybettik. Bazı şeyler ne tuhaf…

Babamı kaybedeli tam 3 ay oldu bugün. Geçen haftaya kadar dedem ne zaman gelecek diye soran Ozan, 1 haftadır farklı sorular soruyor.

O: Çocuklar ölür mü?
L: Hayır, ölmez.
O: Babam? (sesi titreyerek)
L: Biz şu anda sağlıklıyız ve senin yanındayız. Bu nerden aklına geldi annecim?
O: Dedem
L: Deden yaşlanmıştı ve hasta oldu. O yüzden öldü.
O: Yemeğimi yemezsem büyümem ve yaşlanmam.
L: Sadece büyümek için değil, sağlıklı olmak için de yemek yiyoruz. Ben büyüdüm ama hala yemek yiyorum. Yemezsem sağlıklı olmam.
O: Dedem neden öldü?
L: Yaşlanmıştı, hasta oldu. Ve onun hastalığı doktorların iyileştirebileceği bir hastalık değildi.
O: Ben de öyle hasta olur muyum?
L: Hayır, sen olmazsın. Herkes öyle hasta olmaz. Bazı yaşlanan kişiler olur.
O: Dedeler mi olur?
L: Evet ama bütün dedeler değil.
O: Ben büyüyünce baba olunca dede olacak mıyım? Dede olmak zorunda değilim di mi? Herkes istediğini olur di mi?
L: Evet bebeğim. Dede olmak istemiyorsan olmak zorunda değilsin.
O: Dede olmak istemiyorum.

Her şeyi açıklamak kolay değil. Sebebini bilmediğin şeyleri açıklamak hiç kolay değil. Deden neden öldü bilmiyorum bebeğim.

ama insan uyumaz bazen düşünür…

Gece olup da kendimle başbaşa kalınca bir sürü şey dolaşmaya başlıyor kafamda.
Babam hayattayken onun bir gün aramızdan ayrılacağını düşündüğümde bu düşünceyi nasıl hızla kafamdan atmaya çalıştığımı hatırladım. Bunu aklıma getirmek ölümü çağırmak gibi gelirdi. Ve bundan uzaklaşıp babamı ölümsüzleştirirdim. Bedenen ölümsüzleştirmeyi başarmak mümkün değil ama zihnimde o tabii ki ölümsüz.

Böyle zor günlerde yanında sana sarılacak ne kadar çok insan varsa acının bir o kadar katlanılabilir olduğunun iyice farkına varıyorum. Eskiden yakınını kaybeden arkadaşlarımı aramaya çekinir, bundan bahsedince üzüntülerini katlayacağımı düşünürdüm. Öyle olmuyormuş. Cenazeye gitmenin cenaze sahiplerine iyi geldiğini de bilmiyordum. Yıllar önce çok sık görüşmediğim bir arkadaşım babasını kaybettiğinde cenazesine gidip ona sarılmıştım. Beni gördüğüne şaşırmış, ağlamaktan şişmiş gözlerinde “iyi ki geldin” bakışını görmüştüm. Yine de bu biraz daha iyi hissettirme halinin tam olarak farkında değildim. Düne kadar… Uzun zamandır görmediğim ve görmeyi hiç beklemediğim arkadaşlarımın orada olmasının benim için ne demek olduğunu anlatmam mümkün değil. Çok yakınlarımızın yanımızdan hiç ayrılmamasını, bütün ihtiyaçlarımıza koşmalarını saymıyorum bile. Bugünlerde yanımızda olamayıp telefonlarıyla, mesajlarıyla, mailleriyle acımızı hafifletmeye çalışanları da unutmamalı. “Ne desem boş, sözün bittiği yer” diyoruz ya… Öyle değil aslında. Çok güzel şeyler okuyorum, hepsine tek tek cevap verme gücünü şimdi bulamıyorum ama hepsi benim için çok değerli. Babamın yüzünü hiç görmediğim arkadaşlarından gelemeyip de telefon eden hepsinin “numaramı kaydet kızım, bundan sonra bir şeye ihtiyacın olduğunda mutlaka ara” demesinin ne demek olduğunu da anlatamam. Bu dönemde destek olan herkese çok teşekkür ediyorum.

İlk defa ölüm üzerine bu kadar çok düşünüyorum. Böyle büyük bir ayrılığın böyle büyük bir birleştirici gücünün olması ne kadar tuhaf…

Duygularım çok inişli çıkışlı. Bir an geliyor ne kadar metanetliyim diyorum. Annemin karşısında güçlü duran, onu teselli etmeye çalışan biri oluveriyorum. Bunu zorla yapmıyorum, o güç gerçekten geliyor. Sonra bir an isyan ederken buluyorum kendimi.

Neden bu kadar erken…
Neden küçücük bir çocuğun hayatında çok güzel ve kocaman bir yer kaplarken bir anda gidivermek…
Neden bu kadar çaresizlik hissiyle gelen bir ölüm…
Neden dünyada bir sürü kötü insan varken herkesin her işine koşan babam…

Sonra kabulleniyorum. Hayatta bazı şeylerin bizim elimizde olmadığını biliyorum. Her yaşadığımız tecrübenin acı da olsa hayata bakışımızla ilgili olumlu bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu kadar sevilen bir insan olduğu için gururlanıyorum, seviniyorum. Ozan’ın İbo dedesi olarak ona çok güzel günler yaşattığı için mutlu oluyorum. Sondan bir gün önce denizde yüzerlerken çektiğim videosunu seyredip gülüyorum.

Sonra yine gözyaşı, sonra günlük hayatla ilgili konuşmalar içinde dağılan düşünceler, sonra yine gözüme dolan yaşlar, sonra yine gülümseme… Zaman içinde bu iniş çıkışların çok daha az olacağını biliyorum. Ama yokluğunu hep hissedeceğiz.

Bizi yukardan bir yerden göreceğine inanıyorum. Tam cenaze namazı kılınacağında ayağa kalktığımızda, sırayla önce annemin sonra kardeşimin sonra da benim üzerimde pırpırlanarak bir tur atan o kahverengi kanatlı kelebek gibi etrafımızda pırpırlanacaksın biliyorum.

Evet insan uyumuyor bazen düşünüyor…

http://youtu.be/iATLhq5TrzE

güneş doğar güneş batar
ama insan uyumaz bazen düşünür
geceler kısadır çabuk geçer
ama insan uyumaz bazen düşünür

deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen
şiirler şarkılar masallar
ama insanlar duymaz bazen
üzme kendini ümitsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

Yeni yeni yepyeni!

Güncelleyeli kaç ay oldu ama bir türlü duyuramadım. Birkaç küçük eksik var diye takıldım kaldım (atsan atılmaz, satsan satılmaz başak burcu mükemmelliyetçiliğinden oluyor hep bunlar!). Hala var yapılacaklar ama zamanla olur onlar da. İşte yeni yüzüyle web sitem :)

Sitedeki çizimlerin tümü canım arkadaşım, dünya tatlısı, kalbi güzel Oyip‘e ait. Oyip’i bilmeyen duymayan kaldıysa çok şey kaçırıyor demektir. Blogu işte burada: olmadikislerpesinde.blogspot.com

Hayalimdekini çizime dönüştürdüğü için ona ne kadar teşekkür etsem az. Söylediğim birkaç küçük detayla ve uzaktan tanıdığı kadarıyla, beni anlatan çizimler yaptı. Sonra bir de el emeği göz nuru çizimlerini bana hediye etti. Yani sitemde gördüğünüz çizimlerin gerçek kalemle çizilmişi benim elimde! İnanılmaz geliyor bana. Fırça izlerini görmek nasıl heyecanlandırdı beni anlatamam. Bir Moma’da Van Gogh’un Starry Night‘ını gördüğümde böyle heyecanlanmıştım. Yok yok bu kadar heyecanlanmamıştım onu gördüğümde. Elimde tutabiliyorum Oyibimin çizimlerini. İnsan dokunmaya kıyamıyor, öyle güzeller! Orijinal çizimler duvarımı süsleyecek yakında :)

Oyipciğim, tatlı arkadaşım, ellerine sağlık. Bütün hayallerin gerçek olsun. Zaten çizerek hepsini gerçekleştireceğinden eminim :) Çok ama çooook teşekkür ederim :)))

Bir de sitenin görünmeyen kahramanına, sevgili eşime teşekkür etmeliyim. Gündüzleri işinde gücünde, akşamları web sitemde dirsek çürüttü, kaprislerime ve teknolojik cehaletime katlandı :) Aylar sürdü şu siteyi yapman ama tabii ki ellerine sağlık kocacım (buna derler hem severim hem döverim :))

Ara sıra ziyaret edin sitemi. Galeriler güncellenecek yeni fotoğraflar çektikçe. Haydi bakalım… İyi seyirler :)

iyi ki…

Bugün 21 Haziran. En uzun gün… Ve benim için en güzel gün… 3 sene önce Ozan’ı ilk kez kucakladığım, dokunduğum, kokladığım, öptüğüm gün…

Canım oğlum için söyleyecek çok şeyim var ama bir o kadar da yetersiz kelimeler. Geçenlerde Aslı instagram’da dünya tatlısı kızının bir fotoğrafının altına şöyle yazmıştı:

Seninle her günüme şükran güzellik.

Tatlı bir fotoğrafın altında çok doğru bir söz. Sevdim çok.

Şükretmeyi tek hatırladığım anların Ozan’a baktığım anlar olduğunu itiraf ediyorum. Hayatımın diğer parçalarından memnun olmadığım anlamına gelmesin bu. Evet her anımıza şükretmek gerektiğini biliyorum. Ama oğluma baktığım ya da onu düşündüğüm zamanlar aklıma gelen tek şey şükretmek, kalbime dolan ise büyük bir pırpır. Ve her zaman olmasa da bazen gözüme dolan damlalar…

Bebeğim, kuzucuğum, fındık farem, küçük dikenli kirpim, yumuşak tüylü pandam, bu sabah mayonu giyip yanıma gelip söylediğin gibi mayo giymiş penguenim… Sen benim küçük tatlı şeyimsin. Hayat seni hep güzel şeylerle karşılaştırsın. Ben senin sadece sağlıklı olmanı diliyorum. Bir de bugün Özge’nin dilediği bir şeyi ekliyorum:

“gözlerinin içi hep gülsün… mucizelere ve iyi kalpli olmaya inan…”

Seni seviyorum. İyi ki…

Doğru anda zamanı durdurmak!

Hayatın tesadüflerle dolu olduğuna inanmak ya da hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanmak… Sonuçta hiç beklemediğin anda güzel bir şeylerin olması mutlu ediyor. Önemli olan bu.
Geçen hafta cuma günü hiç tecrübe etmediğim endüstriyel bir çekim yaptım. Daha önce hiç görmediğim ve belki bir daha uzun süre görme fırsatı bulamayacağım bir uçak hangarına özel izinle girerek bir ürünün çekimini gerçekleştirdim. Değişik bir deneyimdi ve keyifli günün ilk durağıydı. Geçen sene doğumunu çektiğim bir bebişimin babasının konum dışı da olsa bir fotoğraf çekimi için beni düşünmüş olması çok güzel.

O sabah İstanbul’un karla uyandığı sabahtı. Sürüneceğimi düşünerek yollara düştüm ama hiç öyle olmadı. Toplu taşıma araçlarıyla fazlaca aktarma yaparak da olsa tüm randevularıma zamanında yetiştim. Bir yerlere yetişme telaşı insanları çok gergin yapıyor. Eskiden bende de vardı. Hala biraz var tabii ama elimde olmayan beklemelerle ilgili stres olmamayı öğrendim ya da öğrenmeye çalışıyorum diyelim. Bindiğim minibüsün dolmasını beklerken yolcuların hadi kalkalım artık diye sinirlenmeleri boş. Şoför ne zaman isterse o zaman teker döndürüyor. Ben bu hareketsizlik anını fırsat bilip telefonla fotoğraf çekmeyi tercih ettim. Minibüs camına yapışan karların arasındaki küçük boşluktan bir insan geçmesini bekledim, bekledim ve biri geçerken bastım deklanşöre. Sabırla beklemek hiç zor gelmedi o an. Beklemenin boşa geçen zaman olduğunu düşünmek yerine o anlarda farklı bir şeyle uğraşmak ya da o anların doğru anı beklemek olduğunu düşünmeye odaklanmak sabırsızlığa iyi gelebilir. Fotoğrafta doğru an için defalarca deneme yapabilirim ya da uzun süre bekleyebilirim gerektiğinde. Peki ya gerçek hayatta karşılaştığımız farklı olaylarda? Evet onu da yapmalıyım, çabalıyorum, öğreniyorum :)

Çekimim tahminimden erken bitince eve dönmek yerine öğle yemeği yemek için Taksim’e gitmeye karar verdim. Metroda beklerken yine telefonu elime aldım ve kafamda kurguladığım sahne için beklemeye başladım. Ve benim için doğru an geldiğinde… çıkırt!

Hayat hızlıca akıyor doğru. Ve yetişmek için hep koşuyoruz, koşturuyoruz. Yoruluyoruz. Durup beklememiz gereken zamanların farkındalığıyla dinleniriz belki. Fotoğrafta doğru an bazen kaçar ve hayıflanırsın. Bazen doğru anı bekler ve hayalindeki kareyi yakalayınca mutlu olursun. Zamanla hayıflanmamayı, bekledikçe ve sabrettikçe iyiye, doğruya ulaşacağını öğrenirsin. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Her şey anını bekler.

Biz yılbaşında Ayder Laylası’ndaydık!

Ve dünya güneşin etrafında bir tam tur daha döndü, mevsimler geldi, mevsimler geçti, bir yıl bitti, bir yıl başladı… Yıl biterken insanların çoğu, zamanın su gibi akıp gittiğine dair yorumlar yaptı, koca bir yılı nasıl da devirdik diye şaştı kaldı. Yine büyük bir çoğunluğu yeni yıla yeni kararlarla, umutlarla ve büyük beklentilerle girdi. 31 Aralık gecesi restart butonuna basıldı. Kimi çılgın, kimi sakin, kimi düşünerek, kimi düşünmemeye çalışarak, kimi uyuyarak, kimi huzurla uyuyan bir güzelliği koklayarak geçmişe yolladı yılın ilk dakikalarını. Ben bu sonuncu grupta yer aldım. Oğlumu kokladım 1 Ocak’ın ilk anlarında…

Yıl biterken hep şunu düşünürüm. Yılın ilk ve son gününe ne çok anlam yüklemeye çalışıyoruz. Yok diğer günlerden bir farkı desek de yeni kararlar alıp değiştirmek istediğimiz şeyler için ihtiyaç duyduğumuz gücü buluyoruz kısa bir an da olsa. Kimimiz aldığı kararları yıl içinde uyguluyor, hayallerini gerçekleştiriyor. Pazartesileri rejime başlamak gibi, 1 Ocak’lar da hayata yeniden başladığımız gün oluyor. Her ne kadar 31 Aralık’tan hiç bir farkı olmasa da… Bir de yılı çılgınlar gibi eğlenerek ya da eğlenmeye çalışarak uğurlama klişesi var. Hayatımın bir dönemi o gece çok eğlenmeyi umarak, çabalayarak ama eğlenemeyince hayal kırıklığına uğrayarak geçti. Takvim üzerinde anlamsız görünen bir çok günde yılbaşı gecesinden çok daha fazla eğlenmişimdir. Bu yıla kadar çok eğlendiğim bir yılbaşı akşamı olmadı. Uzun zaman önce 31 Aralık’ta dışarda eğlence peşinde koşmanın anlamsızlığını keşfetmiş, çoğunda çok sıkılmış ve erkenden uykum gelmiştir. Şu “yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer” hikayesi var ya… Onun baskısı mıydı neydi ise geçtiğine seviniyorum.

Bu yıl ise bambaşkaydı. Bugüne kadar eğlenmeden geçirdiğim yılbaşı akşamlarına inat çok eğlendim. Ve evet şundan kesinlikle eminim ki içinde olduğum en farklı ve güzel yılbaşı programıydı. Sadece o geceden bahsetmiyorum. 3 gün boyunca bambaşka bir dünyanın içinde olmanın keyfini tarif etmem imkansız. 30 Aralık-1 Ocak tarihlerinde Bukla Tur ile Ayder Yaylası’ndaydık. Trabzon havalimanına ayak bastığımız andan, dönüşte Sabiha Gökçen’e inişimize kadar geçen sürede gerçek dünyamdan kopup gittiğimi hissettim. Mis gibi dağ havası, kar kokusu, pırıl pırıl bir güneş, yeni tanışıp birlikte uzun kahkahalar attığımız insanlar, samimi gülümsemeler, yemek masasında uzun uzun muhabbetler, hiç tanımadığım kişilerle elele horon oynamalar, soba üzerinde çıtırdayan ekmekler, lezzetine bayıldığımız yemekler, şarkılar, türküler ve daha neler neler. Çok güldük, çok eğlendik… Temiz havada yürüdük, karlı yamaçlardan yuvarlandık, Ozan’ın hayalini gerçekleştirip burnu havuçlu bir kardanadam yaptık, bir rafting botuna doluşup çığlıklarla kaydık, devrildik, bir naylon torbanın üzerine oturup kayarak çocukluk günlerimize gittik. Hangi birini detaylı anlatsam bilemedim. Fotoğraflar da anlatmaz gerçi ama azıcık fikir verecektir. Belki de en doğru hissiyatı oğlumun geçen gün bana sorduğu şu soru veriyor:

“Anne beni bir daha laylaya götürecek misiniz? Ben o kar oynadığımız yere gitmek istiyorum yine.”

Evet biz yine gitmek istiyoruz. Her yeni yıla böyle güzel insanlarla başlamak istiyoruz. Bukla Tur‘un ve Oberj Otel‘in muhteşem çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek az. Güleryüzleriyle ve samimiyetleriyle kalplerimizi kazandılar. Çok teşekkürler.

Bu arada Oberj Otel sayfasını mutlaka ziyaret edin. Nevi şahsına münhasır, çok tatlı bir butik otel. Dillere destan kurallarını duymadıysanız okuyun :)

Fotoğraflar bu kadar değil tabii ki. Biraz uzun oldu ama 9 dk’sı olanlara hem fotoğraf hem video karışık bir gezi hikayesi hazırladım. Keyifli seyirler…

Red!

Bu sabah pek keyifli uyanmadım. Özel bir sebebi yok. İyi hissetmek için beynimde şu şarkıyı çaldırmak istedim:

http://www.youtube.com/watch?v=h8tuTSi6Sck

Ama şarkı şu sözlerle çaldı kafamın içinde:

It’s a new day…
Its’a new dawn…
It’s a new color…
And I’m feeling red!

Klasik kadın hareketi gibi görebilirsiniz ama aslında hiç alakası yok. Yani kendimi iyi hissetmek için saçlarımı değiştirmeye karar vermedim. (İtiraf etmeliyim ki iyi hissettiriyor!) Uzun zamandır tekrar dönmek istediğim kızıl saçlı günlere dönme günü bugündür. Yeni yıla yeni bir renkle gireceğim. Hem de uzaklarda, bambaşka bir havada… Bembeyaz karların ortasında güneş saçlarımla…

Yavaşlığın ve sadece “an”ı düşünmenin tatlılığı…

Beni tanıyanlar zamanla bir derdim olduğunu bilir. Tanımasanız da sitemde hakkımda yazdıklarım az çok fikir verir zaten. Aklım fikrim zamanı durdurmakta. Peki ama bu imkansız! (mı acaba?) Evet öyle görünüyor. Fotoğraf karelerine hapsetmek dışında nasıl durdurabiliriz ki zamanı? Geçenlerde çok mutlu olduğum bir anda kolumdaki saatin durduğunu fark ettim. O an zamanın durmasını isteyebileceğim anlardan biriydi. Hatta istemiştim de… Sihirli bir saatim olsaydı, durdurunca dursaydı zaman. Tekrar başlatabilseydim dilediğimde. Ya da o günkü durumda saatime pil taktığımda devam etseydi zaman. Yeni pilleri takmak ister miydim? Saatim hala 9:44’te durduğuna göre sanırım uzun süre kalırdım o anda. Ama aktı gitti zaman. Geçmişte yerini aldı.

Zamanı durduramıyorsak yavaşlatalım hiç olmazsa. Evet bu mümkün. Hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız bir dünya hayali hoş ama boş. Yine de şu elle tutamadığımız zaman denen şeyi farkındalıkla yaşamanın bir faydası olur belki.

2012 için hedeflerimden biri anın farkındalığına daha çok varmak. Anı yaşamak! Gelecek kaygısını boşvermek, sonrasını düşünmemek değil. O an neyle ilgileniyorsam dünyamı onun etrafında döndürmek. Böylece konsantrasyonumu o an yaptığım şeye vererek daha verimli çalışmak. O kadar verimsiz çalışıyor, o kadar bölünüyorum (doğrusu kendimi bölüyorum) ki ne yaptığım işi kısa zamanda sonuçlandırabiliyorum ne kendimi geliştirebiliyorum. Boş kalan zamanlarım da güme gidiyor bu şekilde. İş yaparken iş, çocukla ilgilenirken çocuk, fotoğraf çekerken fotoğraf, kuru yapraklar üzerinde yürürken yaprak, bir çiçeği koklarken çiçeği düşünmek, sahlep içerken tarçının kokusunu içine çekmek ve sadece tarçını düşünmek… Benim gibi bir hayalperest için zor ama başaracağımdan eminim. Biri beni dürtsün dalıp gittiğimde…

Dün oğlumla Moda’ya düştü yolumuz. Haftaiçi gündüz kendisine pek zaman ayıramıyorum. Kendi işini yapan biri olarak daha fazla serbest zamanım olmalı ama olmuyor, olamıyor, beceremiyorum. Ve onunla çok vakit geçirememek beni üzüyor. Diş hekimimizi ziyaret ettikten sonra eve dönmek yerine küçük bir kaçamak yapmak geldi içimden. Ozan’ı Moda’daki Ali Usta’ya götürdüm. Sahlep içirdim ona ilk kez. Hem de çikolatalı dondurmalı! (Normalde çikolata ve şekerli şeyler yedirmiyorum, kendi elimle çikolata almışlığım yoktur. 40 yılda bir yasaklar deliniyor tabii ki, biri hediye ederse az miktarda yiyebiliyor.) O kadar keyifliydi ki. İlk kez tadına baktı sahlepin, içinde dondurmanın eriyişini izledi, kaşığı yalarken ağzı burnu çikolata içinde kaldı. Kağıt peçeteden kayık yapmamı istedi. Onunla oynarken “ah o gemide ben de olsaydım” şarkısını bağıra çağıra söyledi. O an aklımda Ozan ve onun yeni keşiflerinin keyfinden başka hiçbir şey yoktu. Dalıp gitmiştim, kaybolmuştum yine ama o anın içinde! Yapılacak, yetiştirilecek şeyler tabii ki vardı ama aklımda bunun tedirginliği yoktu o sırada. Tüm anlarımın böyle olmasıdır 2012’den dileğim. Aklımın, kalbimin olması gerektiği yerde ve anda olması… O anın coşkusunu yaşaması… Bazı şeylerin kayıp gitmesine izin vermesi, kayıp gidenler için üzülmemesi… Zihnimin başka anlara kaymaması… Hayal kurmayı hayal kurma zamanlarına bırakması… Değer verdiklerine değerini hissettirmesi… Kendi değerini bilmek için başkasının değer vermesine ihtiyaç duymaması… Çalışması, çalışması, çalışması ve çalışmalarının karşılığını alması… Tabii ki önce tüm sevdiklerimin sağlıklı olması!

Ah bu şarkıların gözü kör mü olsa?

Bu başlıkta bir yazı yazasım vardı ne zamandır. Şarkının sözlerini ararken sözlüğe düştü yolum. Aşağıdakini sevdim:

anlam: aranilip çogu zaman elde edilemeyen, edilince statüko nedir bilmeyen, metamorfozun kucaginda yanip yanip tekrar üreyen, türeyen, dogan anka.
durum: anlam ariyordun ve bir sarki çaliyordu. arayisin sonuçlanmasi için sarki anlam oldu, susunca söylenenleri doldurabilmek ve anlam yüklenen sarkilardan kehanetler üretebilme laneti sardi tüm benligi.
sonuç: anlam gitti, zaman geçti, sarki devam etti.
sarki: geçmisin zamansiz hatirasi, istenilse de unutulamayan kismi.

Sözlükte devamını okumak isterseniz tıklayın.

Bir süredir bu lanet sardı benim de tüm benliğimi. Şarkı sözlerine oldum olası dikkat ederdim, sözleri anlamaya çalışırdım da son birkaç aydır aklımdan geçen şarkının radyoda çalıvermesi, çalan şarkının tam da bana söyleniyormuş hissiyatını vermesi, bir filmi düşünürken film müziklerinden birinin belirivermesi durumları çoğaldı. Belki de yukardaki ekşi sözlük entry’sindeki gibi bir şeylerin anlamını aramaktan, fazlasıyla sorgulayıcı olmaya başlamaktan, bazı kararlar arifesindeyken ya da kararsızlıklar içindeyken bir yol göstericiye ihtiyaç duymaktan oluyor tüm bunlar. Genellikle hayatımın bir film olduğunu düşünür ve çoğu sahnede fonda bir şarkı çaldırırım. Macera ve aksiyon dolu değil ya da herhangi bir ilginç tarafı yok aslında bu filmin. İlginç değil ama sıkıcı da değil daha doğrusu olmaması için çabalayan bendeniz başrolde. Ve fonda yani çoğunlukla beynimde çalan farklı şarkılar oluyor farklı sahnelerde. Hemen hemen her sabah uyandığımda bir şarkı dönüyor kafamın içinde. Gün içinde değişiyor şarkılar. Beyoğlu’nda yürürken cd satan bir yerin önünden geçerken duyulan ya da arabada radyoda çalan ve cuk oturan bir şarkı daha da şahane fon olabiliyor tabii ki. İşte o zaman insan ister istemez etkileniyor sözlerden.

Birkaç ay once kendini çok iyi hissetmediğini düşündüğüm bir arkadaşıma “Across The Universe” şarkısını göndermiştim. Orjinali Beatles’ın ama ben Fiona Apple coverını çok daha fazla severim. Bu şarkı hüzünlü gibi görünse de içime iyi gelir hep. Sanırım gönderdiğim arkadaşıma da iyi gelmişti. Sonra Beatles’dan, bu şarkıdan ve iyi gelme durumlarından bir başka arkadaşıma bahsederken bana şarkıyı hiç bilmediğini söyledi. Ve 2 dk bile geçmeden oturduğumuz restoranda bu şarkı çalmaya başladı. Gerçekten o sırada o şarkının çalmasını istemiştim ve bazen insanın istediği şeyler anında olabiliyor.

Benzer bir çok tesadüfi durumu yaşadım, hala yaşıyorum. Sessizliğe büründüğüm bir sırada “Sound of Silence” çalmasına bile anlam yükleyebiliyor insan. Ve o andan itibaren beyninde çalmaya başlıyor şarkı günlerce… Hele o Bülent Ortaçgil şarkıları yok mu? Onlar sanki benim için yazılmış gibi. Zaten adam Şık Latife’yi yazmış benim için daha ne yapsın :) Şaka bir yana Şık Latife’nin sözleri beni pek yansıtmasa da severim. Geçenlerde içimin karardığı bir günde arka arkaya defalarca dinlediğim “Yüzünü Dökme Küçük Kız” benim için yazılmış gibidir sanki. Evet hala küçük bir kızım ve hala yüzümü dökebiliyorum. Ama her siyahın bir beyazı olduğunu şarkılarla hatırlamak iyi geliyor.

Hayalgücümün sınırları yok, bunu seviyorum. Ancak son zamanlarda öyle aklı bir karış havada gezer olmuştum ki bu hayalleri gerçekleştirmek için çabalamak yerine rüzgarda savrulan bir yelkenliye dönüşmüştüm. Anı yaşamak güzel ama ya gelecek? Evet gelecek de bir gün gelecek ve o gün gerçek olmasını istediğim şeyler için şimdi çok çalışmalıyım. Şu anlam arama durumlarında insan her şeyin cevabını verebiliyor esasında. Şarkılarda  bulduğumuz cevaplar, işaretler bildiğimiz şeyler ama bu melodik hatırlatmalar daha etkili oluyor sanırım. Geçtiğimiz hafta tam da bunları düşünürken, yeni kararlarıma sarılayım derken radyoda Metallica’dan Turn the Page çalması gibi. Sayfayı çevirme zamanı… Şarkı bitince değiştirdiğim kanalda Lou Reed Perfect Day‘in son dizelerine denk gelmem gibi… You’re going to reap just what you sow… Ne ekersen onu biçersin… Evet öyle, biliyorum. Hatırlattığınız için teşekkürler şarkılar. Ortaçgil sizin için adam olmaz demişti ama bizi adam edeceksiniz sonunda.

Not: Fotoğraf geçen hafta buğulu bir vapur camına çizdiğim yelkenli… Fırtınalı bir günde rüzgarda savrulmuyor, güneşli pırıl pırıl bir günde kararlı bir şekilde apaz seyrediyor.